Bu Yıl Herkese Evet | Maria Dahvana Headley

251049_k_4784Gerçek bir erkekle tanışmak istiyordum. Şey, belki bir kovboyla değil. Belirleyici olmam gerekirse, bir bankacı da istemiyordum. Bir kamyon şoförü de. Bir avukat, bir inşaat işçisi, bir itfaiyeci, bir taksi şoförü, bir Pandomimci, bir muhafazakar da olmayabilirdi. Ya da sarı kirpikli, dar kotlu veya tanıdığım herhangi bir kimse…

Belki de biraz fazla yargılayıcıydım.

‘Zak? ‘ diye seslendim mutfaktan. ‘Sence çok mu eleştirel davranıyorum? ‘

‘Bu bir soru mu? ‘

‘Vic? ‘

‘Kesinlikle, ‘ dedi Vic. ‘Bu yüzden anlaşıyoruz.’

Güzel. Değişebilirdim. Asit yeşili gözlüklerimi çıkarıp, gül renkli gözlükler takabilirdim. Yeni bir strateji izlemenin zamanı gelmişti. Bana çıkma teklif eden bütün erkeklere ‘evet’ diyecektim. En azından bir kez flört edecektim. Taksi şoförleri bana güzel olduğumu söylediklerinde sağır taklidi yapmayacaktım. Sokakta tuhaf erkekler bana çok yaklaştıklarında deli gibi davranmaktan vazgeçecektim. Bunun yerine durup onlara dönecek ve gülümseyecektim. Eğer bana çıkma teklif ederlerse, tek cevabım olacaktı:

‘Evet.’

Artık ‘hayır’ demeyecektim.
Maria D. Headley
Çeviren: Selim Yeniçeri

İzmir Hikayeleri Kitap Özetleri (Halid Ziya Uşaklıgil)

2.KİTABIN ÖZETİ:’’İzmir Hikayeleri’’eski izmirin buram buram kokan havası, kenar köşe semtleri, oraların her sınıftan ve hertipten insanları, o döneminyaşam ortamını , gelenek ve görenekleri, kısacası bir zaman kesitinin İzmir folkloru , örnekleriyle , zengin bir kaynak halinde anlatılmaktadır.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:Yazarın geçmiş yaşantısını hatırlamak maksadıyla yazdığı anısal öykülerdir.

4.KİTPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:Kitaptaki olaylar tamamen halk yaşantısından alınmıştır.Kitabın kahramanları ise yine olaylarda olduğu gibi tamamen halk içerisinde yaşayan normal halk insanlardan seçilmiştir.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:Kitapokunmaya başlandığında kitabın önemli bir özrlliği göze çarpıyor .Bu kitaptaki kahramanların hemen hepsi geniş, yaygın ve basit halk yığınları arasından seçilip alınmış oluşudur.Kitapta göze çarpan bir diğer özellik ise onun buradaki yazılarında süsten ve sanat kagısından çok , bunlardan soyutlanmış bir dil ve anlatımı vardır.Yani yazar bu kitabında tmamen halkın içinden seçtiği olayları sade bir şekilde yazmıştır.
6.YAZARIN HAYATI HAKKINDA KISA BİLGİ:Servet-I Fünun romancılarından.İstanbulda doğdu .1884’te ’Nevruz’ gazetesini , daha sonra ’Hizmet’ ve ’Ahenk’ gazetelerini kurdu.Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca, Arapça ve Farsça bilirdi.150’den fazla hikayesi vardır.

__________________
…Ve ölüm Che’yi Bolivya’da Higueras yakınlarında yakaladı. Barrientos’un askerleri O’nu 7 Ekim 1967 gecesi Hieguras yakınlarında kıstırdılar. Bacağından ağir bir yara aldı ve Hieguras’da bir okula hapsedildi. Kimsenin karşısında eğilmedi. Ve 9 Ekim günü Barrientos’un kiralık katillerinden Mario Turan’ın dokuz kurşunuyla can verdi.

” … Ayakta Ölmek Diz Üstünde Yaşamaktan Yeğdir. “

Biz niye bukadar az kitap okuyoruz bilen varmı?

Türkiye’de Okuma ve İzleme Oranları
Dergi okuma oranı % 4
Kitap okuma oranı % 4,5
Gazete okuma oranı % 22
Radyo dinleme oranı %25
Televizyon izleme oranı %94

 

size kitaplar hakkında biraz bilgi

Okumak, doğduğu andan itibaren birçok eğitim süreci geçiren insan için en kolay ve en etkili öğrenme yoludur. Sahip oldukları bilgilerin %60’ını bu yolu kullanarak edinen gelişmiş ülke toplumları, günümüzde daha fazla okuma alışkanlığına sahip olmanın sağladığı avantajları her alanda yaşamaktadırlar. Geri kalmış toplumların karşılaştıkları sorunların bir çoğunun kaynağında ise eğitimsizlik yer almaktadır. Bu toplumlarda kişiler, okuyarak geçirebilecekleri zamanları çoğunlukla yararsız uğraşılarla geçirmektedirler. Oysa okuma alışkanlığı öncelikle kişilerin kendisi için edinilmesi mutlaka gereken bir alışkanlıktır.

Kitap Okumak Neden Önemlidir?
Okuyarak olayların ve gelişmelerin iç yüzünü öğrenen bir kişi, öncelikle kendine olan güvenini artırır. Bu ise aynı zamanda düşünce ufkunu geliştirip, geniş bir görüş açısı sağlayarak, olayları inceleme yeteneği kazandırır.
Ayrıca okuyan kişiler çok okumanın beraberinde getirdiği zengin kelime dağarcığına sahip oldukları için, hikmetli ve etkileyici konuşarak hitap ettikleri kişilerde etki de uyandırırlar. Bu etki ise insanlarla ilişkileri güçlendirmekte, kişiye daha sosyal bir karakter kazandırmaktadır. Dahası, geniş kelime dağarcığı, insanın daha fazla kavramla düşünebilmesini de sağlar. Yani düşünce kapasitesini ve kültür düzeyini artırır.
Boş zamanlarını, çoğu zaman hiçbir yararlı bilgi aktarmayan televizyon karşısında geçirmek yerine kitap okuyarak değerlendiren bu kişiler, edindikleri bilgi ve kültür sonucunda aynı zamanda toplum içinde etkin bir kişiliğe sahip olurlar. Tüm bu özellikler, kişilerin öncelikle kendileri için okumaları gerektiğinin çok önemli bir göstergesidir. Okuyarak kendini geliştiren kişiler ise elbette çevrelerinde gelişen olaylara da hakim olacak ve toplum içinde eğitim seviyesinde zamanla bir ilerleme sağlanacaktır.

Okuyarak Zaman Kazanmak
Genellikle iş sonrası veya evde televizyon karşısında amaçsızca, kanal kanal dolaşarak boşa geçirilen zamanlar, kitap okuyarak geçirilebilecek en verimli zamanlardır. Bunun yanı sıra otobüs, tren, taksi ve uçak gibi ulaşım araçlarında seyahat ederken zorunlu olarak geçen boş zamanlar da kitap okuyarak değerlendirilebilecek anlardır. Özellikle bekleme yapılan yerlerde kitap okumak, geçirilen zamanı hem zevkli hale getirecek hem de kişinin yeni bir şey daha öğrenmesine vesile olacaktır.
Bu konuda gelişmiş ülkelerin çizdiği tablo oldukça etkilidir. Sahip olunan her boş anda yanlarında bulunan kitabı okuyan Batılılar, kitap okuma alışkanlığının en güzel örneklerini sergilemektedirler.

Doğru Kitap Nasıl Seçilir?
Okuma alışkanlığı ile ilgili tüm bu ayrıntıların yanı sıra özellikle dikkat edilmesi gereken bir nokta, okunacak kitabın seçilmesinde özen gösterilmesidir. Bir yıl içerisinde basılan binlerce kitabın arasında elbette faydalı eserlerin yanı sıra kitap olarak değerlendirilemeyecek yayınlar da vardır. Tüm bu kitapların arasında okunacak doğru kitapları seçmek ise ancak kişileri doğru yönlendirmek ile mümkündür.
Öncelikle okunacak eserlerin okuyacak kişiye heyecan vermesi ve kişinin kitabı zevk alarak okuması önemlidir. Çünkü aksi özelliklere sahip kitaplar, kişileri şüpheci ve ümitsiz bir ruh haline sürükler. Karanlık ve iç karartıcı konuların anlatıldığı kitaplardan ise kaçınmak gerekir.
Okuyan kişinin gelişmesinde faydalı olacak içeriklere sahip kitaplar, aynı zamanda kişileri vesveseden uzak tutar ve ye’se düşürmez. Puslu olmayan bir zihne sahip olacakları için de doğru ile yanlışı çok daha kolay ve hızlı şekilde ayırt edebilirler.
Ayrıca hikmetli, kolay anlaşılır ve samimi üsluptaki kitaplar, okuyan kişilerde çok daha hızlı etki uyandırır. Bu da her okuyan kişinin bilgileri kolay anlamasını ve öğrendiklerinin aklında kalmasını sağlar.
Unutulmamalıdır ki; şeytanın oyunu olan zararlı akımlar insanlara her an telkin edilirken, karanlık ve iç karartıcı kitaplar okunması bu saptırıcı akımların işini kolaylaştıracaktır. Oysa asıl önemli olan bu zararlı akımların ve davranışların gerçek yüzlerini ortaya çıkaracak kitaplar okumak ve herkesi bu tarz kitapları okuması için teşvik etmektir.
Hiçbir bilimsel dayanağı olmayan, şüpheli izahlara dayanan, yalan ve safsatalarla dolu olan yazılar elbette kişilerde olumsuz etkilere neden olur. Bu olumsuz etkiler ise ancak bilimsel gerçeklere dayanan, okuyan kişiyi yormayan, yalın anlatımlı ve kolay anlaşılabilen kitapların okunması ile engellenebilir.
Kitap Güzel Bir Hediyedir
Kitabı, güncel bilgilere sahip olmak için okunması gereken dergi ve gazetelerden ayıran en önemli özellikleri kalıcılığı ve her zaman başvurulacak bir kaynak olmasıdır. Dergi ve gazetelere oranla çok daha detaylı bilgiler içeren kitap, doğru seçim yapıldığında okunduğu her dönem yarar sağlayacak bir kaynaktır. Bu da okuyan kişinin ardından, sonraki nesillerin de kitaptan faydalanmasını sağlar. Günümüzde yaygın olan bir başka kanı da kitaplara ayrılacak maddi kaynakların (sözde) çok daha eğlenceli alanlar için kullanılabileceğidir. Bunun yanı sıra insanlara, kitap için harcanacak her kaynağın çok olduğunun düşündürülmesi, insanları kitap okuma alışkanlığından gün geçtikçe daha da uzaklaştırmaktadır.
Oysa içki, sigara, kumar ve sınırsız eğlence hayatı gibi zararlı alışkanlıklara çok rahat bir şekilde gereken maddi kaynak ayrılmaktadır. Üstelik bu miktar, kitaba verilecek olanın kat kat fazlasını bulabilmektedir.
saygılarımla sevgilerimle
bol kitap okumalar… eX

Mezarlık Kitabı / The Graveyard Book

mezarlik-kitabi

Neil Gaiman
İthaki Yayınları
» Roman
» Gençlik

Çevirmen : Evrim Öncül
Haziran 2009, 320 sayfa

Arkadaşlarının Bod diye hitap ettiği Nobody Owens normal bir çocuktur. Eğer bir mezarlıkta yaşamasaydı, hayaletler tarafından büyütülüp yetiştirilmeseydi ve yanında ne canlıların ne de ölülerin dünyasına ait olan sadık bir koruyucusu olmasaydı, Bod tamamıyla normal olurdu.

Bir çocuk için mezarlıkta tehlikeler ve maceralar vardır –tepenin altındaki çok yaşlı Çivit Renkli Adam, gulyabanilerin terk edilmiş şehrinin bulunduğu çöle açılan bir geçit, korkunç bir tehdit saçan tuhaf Bekçi…

Ama Bod mezarlıktan ayrılırsa, ailesini de öldürmüş olan Jack denen adamın saldırısına uğrayacaktır…

“Sınırlar her zaman vardır –mezarlık ile onun ötesindeki dünya arasında, hayat ile ölüm arasında ve onların kesiştiği yerde.”
Neil Gaiman

“Bir çocuğu büyütmek için koca bir mezarlık gerekir. Bu kitapta en keyif aldığım şey, Bod’un kendi güzel ve harap mezarlığında ölü ve canlı arkadaşlarıyla büyümesini görmekti. Mezarlık Kitabı Neil Gaiman’ın bir başka şaşırtıcı ve harika eseri…”
— Audrey Niffenegger, Zaman Yolcusunun Karısı’nın yazarı.

“Açıkçası, Mezarlık Kitabı Neil Gaiman’ın şimdiye kadar yazdığı en iyi kitap. Kendisinin, büyüleyiciliği, cana yakınlığı, korkutuculuğu ve dehşeti tek bir fantezide toplamayı nasıl başardığını asla öğrenemeyeceğim, ama ihtişam dolu bir iş çıkardığı kesin…”
— Diana Wynne Jones, Howl’s Moving Castle’ın yazarı.

2009 Newberry Medal Ödülü
2009 Hugo Ödülü – En İyi Roman Adayı


Sahte bir Bilim Kurgu Kitabı : Atlanta Nights

atlanta-nights

Vanity Press Amerika’da geleneksel yayın evlerinden farklı olarak, kitap satışlarından gelir elde etmeyi hedeflemeyip, bir bedel karşılığı baskı yapan yayın evleridir.
Hergün daha fazla, birbirinden kötü kitabın basılarak dağıtılmasından rahatsız olan bir bilim kurgu yazarı James D. Macdonald, arkadaşları ile birlikte sahte bir bilim kurgu kitabı yazarak bunun basılıp basılmayacağını sınamaya karar verirler. Kitabın ismi Atlanta Nights olur. Kitabı yazarken iyice saçmalamayı garanti altına almak için her yazar, bir birinin ne yazdığından habersiz olarak farklı bölümleri yazarlar. Bununla da yetinmeyip, kitabın 34. bölümünü diğer bölümlerin içeriğinden yararlanan Bonsai Story Generator isimli bir yazılımla oluştururlar.
Hayali yazar Travis Tea, ortaya çıkan eseri yayın evi PublishAmerica’ya gönderir ve hemen bir kontrat önerisi alır.
Kitap 2004 yılılda basılır ve hatta Amazon gibi çevirim içi sitelerde kendine satış şansı bile bulur.
Ancak köşe başında, gerçek raflara sahip olan dükkanlar, bu kitabı asla satmazlar…

İNSANCIKLAR – DOSTOYEVSKI

Ünlü Rus yazar Dostoyevski’nin ilk romanı İnsancıklar, oylum olarak alışılmış türdeşlerinden kısa olmasına rağmen, bir romandan alınabilecek hazları fazlasıyla veriyor. İhtiyar bir adamla (Varka) genç bir kadının (Aleyevna) mektuplaşmalarıyla başlayan roman Varka’nın yazdığı bir mektupla sona eriyor. Romanın asıl yükünü karşılıklı yazılan bu mektuplar oluşturuyor.

İki kahramanın arasındaki ilişki, karşı cinse duyulan sıradan bir sevgiden çok farklıdır. İkisi de Rus toplumu içinde ezilen kesimler arasında yer alan kahramanlarımız son derece acılı bir yaşam sürmektedirler. Özellikle Varka’nın durumu, çevresindeki insanların kendisiyle alay etmesine yol açacak denli yoksuldur. Eline geçen parayı, yaşamındaki biricik mutluluğu Aleyevna için bir şeyle almaya harcar. Yaşamını yazarak geçindirmek zorunda olan Varka’nın yazısı günden güne düzelmeye başlasa da ayakkabısından üzerindeki cekete varana değin doğru dürüst bir giyeceği bile yoktur. Biricik dostu ile yaptığı yazışmaların her birinde bir başka acıyı iletir. Temposu giderek artan bir hüzünlü melodi gibi acıları sürekli olarak artmaktadır. Ancak ne var ki en büyük acıyı henüz yaşamamıştır. Sevgili dostunun yakın akrabalarından biri, bir gün ansızın yaşamlarına dikilecek, üstelik yaptığı evlenme teklifiyle onu kendisinden temelli koparmak isteyecektir. Aleyevna’nın mevcut koşullar içinde evlenmesinin en doğru çözüm olduğunu saptaması ise elini kolunu bağlayacaktır. Oysa dostu hiç istemediği bir evliliğe doğru koşar adım ilerlemektedir. Kendisine gözyaşlarıyla ıslatarak gönderdiği son mektupta bunu farkedecek; ne var ki derhal yanıt istediği mektubuyla roman sona erecekti.

Dostoyevski, romanın finalini okurlara bıraksa da, bunu ne olduğu konusunda hiçbir ikircime düşmeden yorum yapabilecek duruma getiriyor bizleri. Evet, iki dost artık temelli ayrılmışlardır.

Kamil Akdoğan
http://www.akdogan.gen.tr/kitap/bir-dostoyevski-romani-insanciklar/

émile

emile

Çocuk yetiştirmek zor iş! Havlu atmak ve ‘amaan kim uğraşır?, ben saldım çayıra, gerisini mevlam kayıra’ demek kolay tarafı ama biraz çevreyi, özellikle bilimsel araştırmaları ve baş ucu yapıtları biraz yakın plan incelemeye gayret edersek, ilgilenirsek çok büyük yardımlar alırız kendiliğinden…

Emin olun herkes içinde bir parça ‘ en iyi anne, en iyi baba’ iddiasını barındırır. Öyle ki kendinin dünyaya gelmesine bile sebep olan anne babasını beğenmez hale gelir, ‘ aa! o öyle olmaz annecim/babacım, çocuğa şunu giydirmek gerekir bu havada’ ya kadar gider iş…

Tamam, bu kadar iyi ebeveyn olma iddiasını reddetmem, hatta o çok meşakkatli yolda muazzam bir motivasyon aracı olarak bile gördüğüm ollur bu tip idealist yaklaşımları, hani yapmadım desem de yalandır bir taraftan…

Ama bu iddiayı bünyede barındırırken bile, bir taraftan yardımcı kuvvet ba’bında o ebeveynlerimizin engin tecrübelerinden faydalanmayı atlamamız gerektiği gibi, yukarıda bahsettiğim üzere kaynaklardan faydalanmayı da bilmek gerektiğini düşünürüm..

Bu zihniyetle kitap raflarını incelerken bir kaynağa rastladım. Çok büyük bir düşünür olarak bildiğimiz bir yazarın, hatta fikir yaratıcısının aslında çok büyük yankı uyandırdığını sonradan öğrendiğim ve nice pedegoglara yaşadığımız yüzyılda ilham kaynağı olan bir kitabını, pardon şaheserini fark ettim…

Hani klasik bir kitap müşterisinin bir kitap almaya bakınırken ilk yaptığı ya da yapacağı gibi kitabın ilk girişini okumak, göz atmak istedim…

‘Yaratıcının elinden çıkarken herşey iyidir; ama insan ne canlıların ne de eşyanın ilk haliyle kalmasına izin verir, herşey, değiştirmek ve dönüştürmek ister’ diye başlayan ve daha bu başlangıç ile ne yazarın çağdaşlarının ne de bizlerin çağdaşlarının belki de hiç kalkışamayacakları radikal bir kararlılıkla konuyu hem de çocuk yetiştirmek gibi nazik bir konuyu ele aldığını görmemi sağlayan bir eserdi baktığım…

Ve artan hevesimle kitabı daha bir hızlı karıştırmaya başladığımda ‘çocuklarınızı kırlara çıkarın, kalabalıkta kaybettikleri canlılığı tekrar kazanmalarını sağlar’ diyen bir fethedici cümleyi daha görünce ve bu benim de katıldığım fikrin çok ilginç gerekçelerinin bir kaç satırına şöyle bir göz atınca daha fazla tereddüt etmeden bu kitabı almaya karar verdim.

Şu an içime sindire sindire, ara ara okuyarak neredeyse gizli ezberleme isteği ile belki de kim bilir, bu kitabı özümsüyorum. Koşullarıma uyan tavsiyeleri de olacaktır, hiç uygulayamayacaklarım da! Ama muhakkak bu kitaptan esinelenerek iyi bir şeylere vesile olacağımı hissediyorum. Bu arada, bu kitapla hiç tanışmamış olsaydım bile salt kendi anneliğimle bile dünyanın donanımını ekleyeceğimi bilirdim çocuğuma, özgüven sahibi bir anneyim Allahtan… Ama bu kitabı da sindirerek okursam birçok konuda zenginleşeceğimi de hissediyorum…

Jean Jacques Rousseau’nun bu kitabı yüzünden Paris parlamentosu, kitapta yer alan dini bölümlerin yakılması ve Rousseau’nun tutuklanması kararını verdiğini de tarihi bir not olarak düşmek gerekir. Ama günümüz bir çok pedegogu tarafından bir başucu kaynağıdır.

Hayat Berbat (Kara Üçleme, I. Kitap)

Polisiyenin bir alt türü olan Kara Roman’larda amaç suçu ve/veya suçluyu araştırmak, soruşturmak, aydınlatmak değildir. Klasik polisiyelerden farklı olarak Kara Roman’lar suçun üzerindeki gizemden ziyade başka bir şeyle ilgilenir, çok daha derinlerden beslenir: insanın karanlık yüzünden.

Kara Roman’lar ile klasik polisiyeler arasındaki bu fark sebebiyledir ki suçluyu kovuştururken duyduğumuz heyecan, olayı çözümlerken analitik düşünebilme yetimizi sınamayla gelen tatmin, (nihayetinde cinayet de olsa) suçlunun zekice planladığı eylemin takdiri üzerinden insan zekasını yüceltme, yerini insanı suça iten sosyal, ekonomik ve psikolojik sebepleri resmetmeye bırakır. Bu nedenle daha kitabın başında olaya şahit olmamız, katili iş başında görmemiz bu türün aşinalarınca hiç de yadırganmaz. Klasik polisiyelerde dedektifin gözünden olayların aktarılması (yorumlanması) teknik bir zorunluluk iken, Kara Roman’larda dedektifin varlığını hissetmeyiz bile. Bir gün bizimde başımıza gelebilecek bir kırılma anı, öncesi ve sonrasıyla küçük fırça darbeleriyle aktarılırken düşünürüz: bunların benim başıma gelmesini engelleyen şey ne? Popüler deyimle, bir cinnet geçirmeyeceğimizi kim söyleyebilir? Ya da ekonomik sebeplerden ötürü toplumun aşağı katmanlarından sıyrılamayan bir adam, daha fazla direnemeyip “kendini bırakıverirse”, çizginin öte yanında nasıl bir “şey”e evrilecektir? Birebir cevabını ver(e)mese de (çünkü bunun cevabı değişkendir) Kara Roman’ların asıl ilgilendiği husus budur. Varsın krimonolojik koşuşturmacalar diğer polisiye sayfalarında alsın başını gitsin…

Bu türün Avrupa’daki öncüsü Fransız Leo Malet’ dir. Bu yazıda Malet’ nin Kara Üçleme olarak bilinen eserlerinden ilkiyle (Hayat Berbat) ilgili okuma notlarımı sizlerle paylaşırken diğerleri (Güneş Bize Haram ve Ecel Terleri) için de tuttuğum notları ilk fırsatta derleyip aktarmak ümidindeyim.

Fakat kitabın sayfalarını çevirmeden önce yazar hakkında kısa bir bilgi ve değerlendirmeyi de buraya alıntılamamın uygun düşeceğine inanıyorum:

“1900 yılında Montpellier’de dünyaya gelir. İki yaşındayken annesini, dört yaşında iken babasını kaybeder. Dedesi büyütür. Katiplik, hademelik gibi ıvır zıvır işlerde çalıştıktan sonra on altı yaşında anarşist yazar Andre Colomer ile tanışır. Bu tanışma Malet’ nin yaşamında yeni bir dönemim başlangıcı olacaktır.Artık taşradaki günleri sona ermiştir. Paris’in yolunu tutar.

O günler yoksul, acı dolu ama aynı zamanda umutla yüklüdür. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından değişim hızlanmaya başlamıştır. Ekim Devrimi gerçekleşmiş, daha özgür daha mutlu, daha insanca bir toplum düşü dünyanın her yanında uç vermiştir. Avrupa’yı büyük devrimler beklemektedir.

Genç Malet’ de işte bu koşullarda başkente gelir. Paris’ te arkadaşı Colomer’ in de yardımıyla anarşistlerden oluşan bir çevre edinir. Bu arada karnını doyurmak için şarkıcılık yapar, sahte iş kazalarından tazminatlar koparmaya çalışır. Paris’te her şey gibi sanat da devrimin etkisi altındadır. Romanda, sinemada, resimde denenmeyenler büyük bir yüreklilikle denenmeye başlanmıştır. Malet, Andre Breton ile tanışır, gerçeküstücülerin toplantılarına katılmaya başlar. 1938’de A. Breton ve Lev Troçki’ nin girişimiyle kurulan Bağımsız Devrimci Sanatçılar Federasyonu’na girer. İki yıl sonra da bir bildiriye imza attığı için tutuklanır.

O içerdeyken, yıllardır devrim umudunu ezmek için örgütlenen karşı devrim, sonunda uluslar arası arenada saldırıya geçer. İkinci Dünya Savaşı başlamıştır. Tutukluluğu sırasında Almanlar Rennes’ e yürürken serbest bırakılır ancak Paris’e ulaşamadan yeniden yakalanır. Almanlar onu toplama kampına yollar. Ama bu kez şansı yaver gider, bir doktorun yardımıyla serbest kalır.

Malet, bizim Peyami Safa ve Kemal Tahir gibi takma ad kullanarak polisiye yazmaya başlamıştır. Amerikan romanlarını taklit eden romanlarında Frank Harding adını kullanır. Bazılarına göre bu ucuz polisiyelerin başarısından cesaret alarak, bazılarına göre de o romanlarda istediklerini anlatamadığı için Kara Üçleme’ yi kaleme almıştır.”

(Ahmet Ümit, Yeni Binyıl, 23 Haziran 2000)

BİRİNCİ KİTAP: HAYAT BERBAT

Alt başlık : Her Yer Karanlık

İlk sayfanın içinde bir alıntı:
O andan itibaren, hayatım uzun bir intihar haline geldi. (LACENAIRE).

Konu: Jean Fraiger, bir fabrikanın grevdeki işçileri ile ortaklaşa bir soygun yapar. Fakat daha sonra işçi temsilcileri ile anlaşamaz ve yollarını ayırır. Artık adi bir çetenin ele başlığını yapan Jean gittikçe dibe batmaktadır. Polisin kurşunları ile son bulan hayatının son dönemine şahitlik ederken Jean’ın suça olan eğilimi, silaha (penisine) olan tutkusu, kadınlara ve “ötekilere” olan bakışı tüm acımasızlığı ile gözler önüne serilir.

Bölüm isimleri :
I. Eylem
II. Marcel
III. Dönüş
IV. Cucaracha
V. Gloria
VI. Gece
VII. Eylem
VIII. Koru
IX. Rüya
X. Gisele
XI. Gece
XII. Tuzak
XIII. Atışma
XIV. Çuvallama
XV. Gloria
XVI. Gece
XVII. Matem

Hayat Berbat’ın daha ilk sayfalarında Jean’ın olayları bize aktarırken kullandığı dil ve her şeyi bir şamata unsuru gibi görmesi Otomatik Portakal Alex’ i hatırlattı bana. Kitabını okumadım, dili nasıl bilmiyorum fakat Jean’ı okurken başlangıçta hep Alex idi gözümde canlanan…

Jean o kadar şiirsel ve pıt pıt aktarıyordu ki “eylem”lerini sanki bahsedilen insanların katli değil de tavukların itlafıydı. Soygundan sonra çete üyelerinden Marcel’i katlederken bile o kadar soğukkanlı ve çok da önemsenmeyecek bir şey yapıyor havasına bürünüyordu ki, okuyucu – ilk cinayetlerin şokunu attıktan sonra – Jean’a yaklaşıyor ve artık işlenen suçlara günün hasılatları gözüyle bakmaya başlıyor. Roman gücünü de buradan alıyor bence. Malet, Jean’ın içsesi ile olayları mizahi bir tonda anlatarak okuru hiç de fark ettirmeden içine alıyor. Ne olduğunu fark edip silkelenmek istediğim anda ise artık çok geçti. Okur olarak ben de sınırın ötesine geçmiştim ve hayat gerçekten berbattı…

Vurdulu kırdılı bir açılışla okuru anında avucuna alır kitap. Hani birkaç sayfa okuduktan sonra içinizin ısındığı kitaplar vardır; flört devresi biraz sıkıntılı başlar. Kitap hakkında yargıya varmak için birkaç sayfanın da devrilmesini beklersiniz. Malet’ nin sıkıntısı büyük, anlatmak istediklerini hiç vakit kaybetmeden aktarmaya başlaması lazım. Onun için Hayat Berbat eylemle başlar. Sizin “yahu neler oluyor, daha yeni gelmiştik hele bir soluklanalım!” demenize fırsat bırakmadan olaylar akmaya başlıyor. Tabii siz de ardından… Ve her yeni vukuatta (öncesinde, sırasında ve sonrasında) Jean’ı tanımaya başlıyorsunuz. Ona tanık olmaya başlıyorsunuz, demek daha doğru olur. Çünkü son düzlüğe değin Jean kendini size tamamen açmasına rağmen onu ve onun dünyasını anlamakta zorlanıyorsunuz. İlerleyen sayfalarda kendisiyle tanışmış olmaktan ötürü buruk bir zevk duyduğum Jean’la hem birlikte aynı yolları tekrar yürüyeceğim hem de ilkinde ıskaladığım yığınla güzelliğe, detaya, inceliğe selam edeceğim.

Yola Koyulurken

Jean ve arkadaşları işçilerin paralarının nakledildiği arabayı soymak için soteye yatmışlardır. Fakat işler planlandığı gitmez ve aracın arkasındakiler arkasındakiler parayı vermek yerine silahlarına davranınca Jean ve arkadaşları tam bir katliama sebep olurlar. Jean :

“Çekirdeği yemişti. Ona özel bir gıcığım yoktu, ama kendimi kaybetmiş bir şekilde arabanın içini tarıyordum… … Gözlerime aşina gelen iki iyi giyimli tip bir köşede büzülmüş yatıyordu, prim olarak böbrekleri civarına iki mermi daha yolladım. Eğer yırtarsa, elbisesini tamire götürmesini hararetle tavsiye ederdim, çünkü bir delik dizisiymiş görüntüsünü veriyordu, süs niyetine de biraz iplikle…”

Olay bittikten sonra bir sigara yakan Jean okuru daha sonra olacaklara hazırlamak ister gibi, “ Evet, tam bir mezbahaydı. Üstelik daha yeni başlamıştı.” der…

Jean’ın soygun sırasında çok da ciddi yaralanmayan arkadaşı (aslında sürekli zamparalıklarını anlatan bu çocuktan pek hazzetmiyordur) Marcel’in yarasının ciddi olduğuna ötekileri ikna edip önce onu öldürmesi (ve öldürürken Marcel’in kulağına aslında yaranın çok da ciddi olmadığını ama fıstıklarla yediği naneleri daha fazla dinlemek istemediği için onu öldüreceğini söyler) ve daha sonra da “gözlerinde yanan alevi” arkadaşlarına fark ettirmeden tanınmaması için araba ile Marcel’in kafasını, ellerini ezer. Tüm bunlar olurken Jean’ın neler hissettiğini bilmeyiz. Kurulmuş bir saat gibi işler. Ne de olsa hayat berbattır ve Jean bunun farkındadır.

Daha kitabın başında ölümün adeta bir uygulayıcısı olduğunu gördüğümüz esas oğlanımız aşıktır. Aşk, yani doğurgan olan; insanların çoğunu hayata bağlayan, yaşamanın gereği ve ereği olan aşk… Yok edişin, hiçliğin elçisi Jean’ın aşık olduğunu öğrendiğimde “hah dedim, işte bir çelişki yumağı karakter daha!”. Yanılmanın sonu yok. Ve bu kitap boyunca içine düşeceğim yanılgılarla kıyasla hiç de önemsenecek bir hal olmayacak. Malet, okuru ne de güzel ters ayakta yakalamasını biliyor. Jean’ın Gloria’ya duyduğu (fasit) dairesel aşkının aslında kendisine yönelik marazi bir hal aldığını görmek heyecan vericiydi. Tabii ya…Elbetteki Jean’ın aşkı da hayatı yorumlaması gibi biraz “garip” olacaktı.

Kadını Gloria’ nın adını ilk kez “Marcel olayı” ndan sonra daha önce ayarlanmış bir kamyonda, tedbir için yer değiştirirken duyarız. Kamyonun radyosundan bir şarkı: “sizin elinizden ölüyorum / aşkım, güzelim…” Bu sözler ona Gloria’yı hatırlatır çünkü bir zamanlar Gloria’ ya bir gün senin elinden öleceğim demiştir. (Kitabın sonuna geldiğimizde nakledilen bu diyalogun hiç de yersiz olmadığını anlıyoruz.) Daha sonra onun “aslında kim” olduğundan habersiz dostlarının evinde (daha önce de sıkça yaptığı gibi) yemek dilenip de onlarla birlikte karnını doyururken radyo, faillerinden biri o anda masada olan olayı anlattıktan sonra Cucaracha’yı çalar: La Cucaracha… Bu şarkı da ona Gloria’yı hatırlatacaktır. Onunla ilk karşılaştığında Gloria metronun merdivenlerinden iniyordur ve dudaklarından La Cucaracha dökülüyordur.

(La Cucaracha Pancho Villa partizanlarının şarkısıdır… “Karafatma demekti, ama efkar anlamına da geliyordu.”)

“Sandalyeme yayıldım ve kollarımı kavuşturdum, kendimi tamamen o boktan müziğe vermiştim. Göğüs cebimde, kalbime karşı, alet gibi kalkmış katı ve sert Colt’ umu hissettim. Metronun merdivenlerini iniyordu, dudaklarında o efkar şarkısıyla…”

Jean’ın silahını aletine benzetmesiyle, daha kitabın başında soygun yapmak için aracın içinde beklerken yanlarından geçen bir kıza iç geçirirken de şahit olduğumu anımsıyorum. Dönüp baktığımda bu kez yanılmadığımı anlıyorum:

“Elimi dizlerimin üzerinde tuttuğum deri çantanın altına soktum. Çantayla dizlerimin arasında yüksek kalibreli ağır bir İspanyol tabancası duruyordu: Bir Primamata, mermileriyle beraber… Okşadım. Kalçalarını vaatkar bir salıntıyla oynatarak uzaklaşan kızın vücuduna sahipmişim gibi geldi bir an.”

Dark Side of the Moon

Jean için işler iyice sarpa sarmaya başlamıştır. Soygun sırasında “leblebileri yolladığı” iyi giyimlilerden birinin adını ve önemli pozisyonda olduğunu haberlerden öğrendiğindeki tepkisi (“…Ama onu tanıdığıma seviniyordum. Adının Lebas olması umurumda değildi. Mühim olan bir isminin olmasıydı. İsmi bilinmeyen birini öldürmek aynı etkiyi yapmıyor. Onun somutluğu az. Ben somutluğu seviyordum.”), öldürdüğü adamın, sevdiği kadının babası olduğunu öğrendiği andakinden çok daha az insanı tedirgin ediyor:

“Demek bahis konusu olan Lebas,o titiz delikler açtığım Lebas’ tı! Bir an elimde olmadan, cebimdeki banknotları okşadım. Bir kahkahaya patlatmamak için kendimi zor tuttum. Hiçbir şeyden pişman değildim. O tipin üzerine yüklenmekte ve onu tanımaz hale getirmekte haklıydım… Onu (Gloria’ yı) altüst eden şey kıyımdaki dehşetti. Gloria…kendimi bir koltuğa bıraktım.”

O gece eve gittiğinde Gloria’ nın bu halde iken kocasıyla sevişemeyeceğini düşünecek kadar ileri giden bir akıl, uykuya daldığında rüyasında sevgilisi ile sevişecek (“Eğildiğinde, göğüslerin doğduğu yerin el ayak dolaştırıcı gölgesi gözler önüne seriliyordu. Titreyen ellerimle belini sardım. Dudaklarımız birleşti. Ağzında yeryüzünün bütün meyveleri, güzel manzaralar, şarkı söyleyen dereler vardı…) ve “yapış yapış bir halde” uyanacaktı.

Ancak uyanır uyanmaz içi hüzünle dolacaktı.(Efkar/La Cucaracha). Bunu tam da hala içinde bir yerlerde saf bir şeyler kaldığına yoracakken hüznünün sebebinin pişmanlık olmadığını anlayacaktık:

“Bu meselenin çözümü yoktu. Gloria’ ya sadece rüyalardan başka bir yerde sahip olamazdım. Bizi ayıran duvar aşılmazdı”

Bu nasıl bir hayattı Jean’ın yaşadığı? Her fırsatta dediği gibi berbattı belki fakat daha fazla dibe gitmesine sebep olan neydi? Berbat olan kendi hayatı mıydı, yoksa hayatın kendisi mi? Aşağıdaki cümleleri okuduğumda aklıma Mersault geldi, onun cinayet işlerken ki hali. Hayatın absürdlüğü…

Bir anlamda hedonist bile kabul edilebilir Jean. Kendisine haz(!) veren şeyleri dibine kadar yaşamaktan hoşlanan biri. Yaptığı şeyleri yargılayabilir miydik? Biz de bize sunulanı yaşamıyor muyduk? Ne kadar çabalarsak çabalayalım, hep bize çizilmiş yatakta sona doğru akmayacak mıydık? Vuslat bir deryada hiç olmak değil miydi? Kimdik peki biz? Zaaflarımız, tutku ve komplekslerimizle, elimize tutuşturulan senaryonun kabiliyetleri önceden atanmış aktörleri değil miydik? Sahi ya, nedir bizi ötekinden ayıran…? Hiç. Hepimiz öteki kadar sıradan, öteki kadar sıra dışıydık..

Aşağıdaki sahnede Lautier (Gloria’nın kocası), Gloria ve Jean bir türlü bulunamayan katiller hakkında konuşuyorlar. Jean’ın hayata nasıl baktığını göstermesi açısından çarpıcı bir sahne daha:

“Nasıl bir hayatları var diye soruyorum kendime,” diye mırıldandı Gloria, hülyalı bir şekilde.

“Kendi seçtikleri gibi,” dedim. “Umarım topluma karşı giriştikleri bu mücadelenin nasıl sonuçlanacağı konusunda hiçbir yanılsamaları yoktur. Bu arada, belki doyasıya yaşıyorlardır.”

“Kan ve dehşet içinde yaşamak, yaşamak değil,” diye karşı çıktı.

“İnsan kendine hayat seçemiyor,”dedim.

“Kendinizle çelişkiye düşmekten pek çekinmiyorsunuz,” dedi Lautier, beni geri zekalı ya da tutarsız biri konumuna düşürmekten mutlu.

Tam yarama parmak basmıştı domuz herif. Hakikaten de kendimle bayağı çelişki içindeydim. Hayat bir çelişki ağından ibaretti. Hayat berbattı. Yaşama lafını kullanmamak lazımdı; berbat etme, bağırma, azarlama ve kusma demeliydik. Gülümseyerek kalktım.”

Çete ortalık sakinleşinceye kadar soteye yatıyor ve artık zamanı geldiğini düşündükleri sırada da yeni bir işe koyuluyordu. Gazeteler isimlerinden bahsettikçe “itibar”larından memnun kalıyorlar ve nasıl ki artık kendileri hakkında haberler çıkmamaya başlıyor o zaman yeni bir eyleme koyulmaya karar veriyorlardı. Aslında her şeye Jean karar veriyordu desek daha doğru olur. Zaten başlangıçta dört kişi olan çete Marcel’in eşek cennetini boylaması ile üç kişi kalmıştı. Diğer mütevelli heyeti üyelerinden Albert bir başka kasabada izbe otellerden birine yerleşmişti; üçünün birlikte gezmesi dikkat çekerdi. Soygun sırasında kamburu fark edilen Paul’un da ortalıkta çok fazla görünmemesi gerekiyordu. Jean ve Paul şehrin dışında virane bahçeli iki katlı bir evi kiralamış ve oraya yerleşmişlerdi. Böylece hem göçebe bir hayat sürmekten kurtulacaklar, hem de Paul kamburuyla şüpheleri üstlerine çekmekten uzak inlerinde saklanabilecekti.

Diğer yandan çetenin bir türlü yakalanamaması polisi iyice kızdırmıştı. Gazeteler polisin beceriksizliğiyle dalga geçmeye başlamıştı. Şehirde huzursuzluk artık iyice kendini göstermeye başlamıştı:

“Faaliyetlerimiz masum halkı çalkalamaya ve kafaları karıştırmaya başlıyordu. Her tarafta bir terör atmosferi hüküm sürüyordu ve karıncaya bile zarar vermeyip vergilerini kuruşu kuruşuna ödeyen iyi ve namuslu insanlar, fırsattan yararlanıp, gıcık oldukları bir komşularını ya da bir arkadaşlarını, hatta bir akrabalarını, trajik gangster çetesinden olduğu zannıyla, kendi kimliklerini açıklamadan polise bildiriyorlardı.”

Yalnızlık bir tercihse, kimsesizlik bu tercihin elinden alınmasıdır!

Son işten kaldırdıkları ganimet uzun bir süre onları idare edecek ağırlıktayken bir süre ara veren anarşistlerin hayatlarına Gisele’in dahil olması ile romandaki huzursuzluk iyice ayyuka çıkar.

Jean yalnızlığı tüm sinir uçlarında hissedecek kadar kimsesizdir. Öte yandan kendi sınıfından olmayan bir kadına aşıktır. Yani asla sahip olamayacağı birine; yaşamı reddetme biçimi… Kimsesizliğinin bir kez daha tecilidir Gloria. Belki kadınına sahip olsa (olabilse) hayattaki ilk zaferini (=glory>gloria) elde edecektir. (Fakat Schopehauer bir kez daha haklı çıkacaktır: “hayat doğumdan itibaren süngü başında kaybedilmiş bir savaştır”). Kadının evli olması değildir onun dert ettiği şey (bir aşık için bu hiçbir zaman dert edilecek bir şey değildir: aşık kadını arzular, adını değil!), sorun olan onu tatmin edemeyeceğine inanmış olmasıdır. Bu düşünce bir yandan onun yalnızlığını keskinleştirirken bir yandan da aşkının bulanıklığını artırır. Gloria’ya aşıktır ama ona yaklaşamaz, çünkü ona yetemeyeceğinden korkar. Gloria’yı arzuladığında fahişelere gider. Ne de olsa tüm kadınların hepsi kaltaktır. Zaten çift olmanın tek dürtüsü vardır: çiftleşmek. O halde neden kadınları elde etmek için komik oyunlar oynanır ki. O zırvalıklara gerek kalmadan pekala fahişeyle de aynı işi yapmak varken… Hem kadınlar ayak bağıdır. Kadınlar mutluluk hapıdır. Sunidir. Hayat bu kadar berbatken mutlu olmak mümkün değildir. Mutlu olanın, mutlu olduğunu sananların Jean’ın hayatında yer yoktur.

Dikkat çekmemek için evden dışarı çıkmayan kambur Paul, ıslahaneden kaçarken tesadüf eseri evlerinin bahçesinde saklanan Gisele’i yakaladığı andan itibaren ona yakınlık duyar. Ufak bir sorgulamayla bir yıldır içerde olan Gisele’den şüphelenmek için bir sebep bulamazlar. Orada kalabileceğini söylerler. Kıza hemen şarap ve yemek ikram eden Paul, oracıkta kızla oynaşmaya başlar ve nihayet kızı da tavına getirip Jean’ın önünde kızla birlikte olur. Ardından Jean’a “hadi sıra sende” der gibi işaret eder. Fakat Jean “en üst derecede heyecanlanmasına rağmen” teklifi reddeder. Hem teklifi racon gereğidir. Kıza sadece kendisinin sahip olacağından memnun Paul, artık kızın tek sahibidir. O andan itibaren evleri “artık iki kumrunun yuvası olmuştur!”. Paul ve Gisele çifti çok tehlikeli bir hale doğru gidiyorlardır. Kambur bile kendine bir eş bulabiliyorken Jean yalnız, kimsesizdir. Gloria’ya bütünüyle sahip olamayacağını biliyordur. Hayat, lanet olsun, çok berbattır ve işlerin daha da zorlaşmaması için Jean “mutlu çiftlerin” icabına bakmaya karar verir..

Yeni bir iş için plan yapan Jean bu işte Paul’un olamayacağını şöyle izah eder :

“Sen mutlusun,” dedim ıslık gibi. “Bizim işlerde mutlu insanlara yer yoktur…”

Haince tuzağını böylece devreye sokar Jean. Hazırlıklarını bitirdiği planının mükemmel işlemesiyle masum Gisele’in kendilerini gammazlayacağına inandırır Paul’ü. İhanete uğradığını düşünen gururu kırılmış Paul, Gisele’i öldürür.

Jean, kocası taşrada iken Gloria ile görüşmelerini sıklaştırır. Evine gitmeden önce aramayı bile – artık – ihmal ettiği günlerden bir gün kapıyı Gloria değil kocası açar. O gün olmasa da daha sonra, bahtsız kocanın bahçenin mezarlığında Gisele’in yanına uzanması için gerekli kıvılcım Jean’ın çenesine yediği yumrukla atılır. Lautier ortadan da ortadan kaldırıldıktan sonra Gloria’ya ayrı bir daire tutan Jean Fragier, kısa bir an için mutlu olduğunu bile düşünmeye başlar. Ancak mutluluk hissine olan paranoyası, bunun bir aldatmaca olduğunu ve er geç biteceğini fısıldar kulağına. Onun mutlu olmasına imkan yoktur. Tam da bu sebepten ötürü kocasını öldürdüğü günün gecesinde Gloria ile arabayla giderken bu mutlu halin hiç bitmemesi ya da tam tersine tam da o bitmesi gerektiğini düşünecek (“Eteğinin kumaşından bir ılıklık geçiyordu. … Sağdaki sokağa saptım, daha sonra sola girdim ve bulvara çıktım. Hiçbir şey söylemiyorduk. Bazen virajlarda, vites değiştirmelerde bana doğru geliyordu ve parfümü soluyordum. İyiydi, hiç bitmemeliydi… veya hemen, bir çırpıda bitmeliydi ve bunun sözü edilmemeliydi.”) ve üzerlerine gelen kamyondan kaçmak için bir an tereddüt bile edecektir.

(Çağrışımlar: Çok benzer bir sahne de Yeni Hayat’ta Melek’i arayan adamımızın Melek’i bulduğunda ölmek istemesi ile yaşanır. Tüm macera boyunca ölüme koşan kahramanımız ölmek istemediğini anladığı anda artık çok geçtir. Yine benzer final 1984’te vardır..)

Aşk sen nelere kadirsin. Aşk, bul beni. Bul ve arındır. Sarıp sarmala beni. Sensiz hayat berbat; hayat seninle var. Miraca çıkayım seninle, içine al beni. Par u pak eyle beni. Sen yanımdayken nefes alıyor ruhum, seni düşününce gözeneklerimden akan kir toprağın altına gidiyor.

“Sana nasıl ‘seni seviyorum’ demem gerektiğini bile bilmiyorum. Elimizde sadece bu kelimeler var ve bu kelimeler kullanıldı, tekrar tekrar kullanıldı; yalanlarla çatlamış sahte dudaklardan çıktı. … bu yoksul kelimelerle ifade etsem bile…”

Fakat bir kere şüphenin ve paranoyanın esiri olmuştur Jean. Bu mutluluk çok kısa sürecektir. “şüphenin kara perdesi” inmiştir gözlerine: “Numaracıların rezilliği! Hepsi ya malak ya orospu, Gloria da ötekiler gibi…”

Bu cümleyi yıllardır sevdiği kadınla birlikte olduktan sonra söylüyor Jean. Sevmediği bir kadınla birlikte olduktan sonra ondan ve kendinden iğrenen bir erkeğin ruh haline bürünüyor adeta: tiksinme. Fakat onun bu iğrenmesi kadınına olan sevgisizliğinden değil kendini yetersiz görüşündendir. Asla bir kadını cinsel anlamda tatmin edebileceğini düşünmüyor ve bu cinsel kompleks onun içindeki güveyi besliyor. Aynı sebepten ötürü (kendine güldüğünü düşündüğü için) bir fahişeyi hiç tereddüt etmeden öldürmüştü Jean.

Yaşamayı o kadar isterdim ki

Günlerden bir gün… Jean, Gloria’nın evinde camdan dışarı bakmaktadır. Tahmin edilmesi çok da zor olmayan sona giderken Jean’ın kendi halinde camdan öylesine dışarı bakarken kendi kendine oynadığı oyunu ve Gloria’ nın da aslında Jean’ın sorunlarının varlığından haberdar olduğuna şahit olmamız, bunun da ötesinde bir kadın şefkati ile yaklaşıp ona yardım etmek istemesini göstermesi, açısından son bölüm olan MATEM’ in girişini olduğu gibi almak istiyorum. Bu sahneyle birlikte Gloria’ nın hiçbir şeyin farkında olmadığını sanıyorduk. Yardım etmek istediği adamın hem babasının hem de kocasının katilini biliyor olmamız onun dramını daha bir derinleştiriyor:

Odanın pencere boşluğundan karşıdaki evin son katını ve çoğu zaman baca gölgesinde bir kedinin uyuduğu çinko kaplı çatısını görüyordum. Bir pencerenin kenarında bir çiçek saksısı duruyordu; bugünkü gibi rüzgar estiği zaman saatlerce orada duruyor ve düşmesini gözlüyordum. Kediyi de gözlüyordum. Uykusunda ters bir hareket yapabilir ve başına ne geldiğini anlamadan aşağı yuvarlanabilirdi. Aşağı eğilince, yedi kat aşağıdan geçen insanları görüyordum. Kafalarına saksı yeme ihtimallerini hesaplıyordum. Kedinin dönecek vakti olup olmayacağını ve ayakları üzerine düşüp düşmeyeceğini ve de, en yi koşullarda bile, ucuz kurtulup kurtulamayacağını soruyordum kendime.

Gloria yaklaştı ve mekanik bir şekilde içtiğim sigarayı dudaklarımdan çekti.

“Neyin var?” diye sordu.
“Bilmiyorum.”
Hızlı hızlı iki fırt çekti, sonra ucu rujlanan sigarayı ana uzattı. Aldım ve elimde tuttum.
“Dertler mi var?”
Endişeli rolü yapmayı da biliyordu.
Rüzgar saksıdaki çiçeği sallıyordu, ama saksıyı etkilemiyordu. Kedi gerindi. Sigaranın ateşi parmağımı yaktı. İzmariti attım.
“Sağlık sorunu mu?”
“Bilmiyorum.”
“Kendini pek iyi hissetmiyor gibisin.”
“Öyle,” dedim bitsin diye.
O zaman ne söylediğini hatırlamıyorum. İçinde doktor lafı geçiyordu ve beni güldürdü.
“Doktor mu? Bu işin doktoru yok…”
Sözümü kestim. Hep maskara kalacaktım, çiçek saksısı düşmeyecekti ve kedi dengesini muhafaza edecekti.
“Hangi işin?” diye sordu.
Onu kendime doğru çektim. Onu dövmekle sarılmak arzusu arasında kalmıştım.
“Affet beni,” dedim. “Efkar bastı. Senin yanında efkarlı olmam lazım, ama efkarlıyım. Ve efkarı iyi eden doktor yok.”
“Tabii ki var, sevgilim.”
Şapkamı avucuma aldım.
“Çıkalım,” diye önerdim. “Bir yürüyüş yaparsak iyi gelir.”
Gloria’yı bardan bara sürükledim ve sıkı bir şekilde kafayı buldum.”

Zavallı Gloria! İnsanın içine efkar yapışmaya görsün, bunu kazıyacak hiçbir doktor yoktur. Bunu anlayamamıştı. Efkar, durağan değildir. Bir “şey”dir. Sinsi sinsi büyür insanın içinde. Kendisinin panzehiri olan “karşı telkinlerle” hep mücadele edecek ve nihayetinde muzaffer olacaktır. Bütünleştiği bedeni fısır fısır saracak, kişiyi güçsüz ve kırılgan eyleyecek, onun her şeyden şüphelenmesini sağlamak için kulağına güvelerini salacak (“Endişeli rolü yapmayı da biliyordu”) ve istila ettiği bünye tamamen dirençsiz kaldığında da (“Hep maskara kalacaktım” ) zaferini ilan edecekti. Artık Jean efkarın şoförlüğünde “kayıp otoban”daki yolculuğunun sonuna yaklaşmıştır.

Yolculuğun sonunda Gloria’ nın tertiplediği bir buluşmada Jean işinin ehli bir psikolog ile tanışır. Jean artık yorulmuştur. Hayatında ilk kez kendini anlatmayı bu kadar istemiştir:

“Kendimi anlatmayı seviyordum. Şu sefil hayatta, ötekilere, ellerindeki mutluluğun bedelini – hem de iyi bir fiyattan – mutluluğu tatmamış olanlara ödemeleri gerektiğini hakaretler sıralayarak anlatmak için yeterince canım çıkmıştı.”

Ertesi gün, bir sonraki seansta her şey çökecekti…

Leo Malet, 1948

-*-*-

Hikayenin sonundaki gerilim, doktorun tespitleri ve Jean’ın usulca ama yürek titreten o tek cümlelik feryadını da ait olduğu yerde muhafaza edip Hayat Berbat ile ilgili tuttuğum notları burada kesiyorum. Bu çalışma, kitabın değerine değer katmak gibi beni aşan bir amaçla yazılmayıp tamamen beni mest eden bir esere daha yakından bakabilmek adına yazılmıştır. Hasbelkader birinin dikkatini çeker de kitabı okumasına vesile olursam duyacağım mutluluk tamamen kişisel olup bunu kimseyle paylaşmak niyetinde olmadığımı da buracıkta ilan ediyorum efendim (bknz: bak şu densize).

Hoşça kalınız…

Bu kitabı ilk kez okuyacaklara ne kadar imreniyorum, bir bilseniz…

(bknz: The Game, D. Fincher. Oyun’u daha önce oynamış olanlar Douglas’a seslenirler: “Şimdi senin yerinde olmak için neler vermezdik…”)

Geleceği Gösteren Harita

BİLİNMEYENİ VE GELECEĞİ GÖSTEREN HARİTA

İnsanoğlu her ne kadar uzay keşfine çıksa da, henüz dünyada izah edemediği, keşfedemediği o kadar çok şey var ki. Bırakın dünyayı, insanoğlu henüz bedenindeki sırları bile tam olarak izah edebilmiş değil.

Bilim adamlarının açıklayamadığı birçok gerçek var. Yaratılış, ölüm, rüya, cin, nazar gibi konuların yanında bundan binlerce yıl öncesine ait bazı nesnelerin üzerindeki esrar perdesi bile hala kaldırılabilmiş değil. Bunlardan biri de Ünlü Türk denizcisi Piri Reis’in haritasıdır.

Bu harita için; “geleceği gören harita” tanımını yapabiliriz. Ünlü Türk denizci Piri Reis’in 1513’te çizdiği harita, Afrika, Amerika ve Güney Kutbu’nun bugünkü halini gerçeğe yakın bir şekilde göstermektedir.

Bu harita, ortaya çıkarıldığı 1929 yılından günümüze bilim dünyasının ilgisini çekmektedir. Öyle ki; haritada Güney Kutbu’na yer verilmişti. Hâlbuki buranın keşfi, haritanın çizilmesinden 3 asır sonra gerçekleşmişti. Dahası, bu harita, kıtanın buz altında kalmış sahil kesimlerini de gösteriyordu. Haritanın çizilmesinden tam 6 bin yıl önce eridiği tespit edilen bu buzulların varlığını Piri Reis nerden biliyordu? Bilimsel gerçeklere göre Reis’in bu haritayı çizmesi mümkün görünmüyordu. Piri Peki nasıl olmuştu da çizebilmişti? Bu konuda birçok teori ortaya atıldı. Hatta Piri Reis’in cinlerden yardım aldığını iddia edenler bile oldu. Sırrı ne idi acaba? Piri Reis nasıl bir gizli ilme sahipti?

Önce Piri Reis’le ilgili kayda geçen bilgileri gözden geçirelim.

Tarihi kaynaklara göre Piri Reis, 1465’te doğdu. Kimine göre doğum yeri Karaman, kimine göre Gelibolu’dur. Bu konuda kesin bir bilgi yok. Ancak kesin olan bir şey var ki Piri Reis’in aile kökeni Karaman’a dayanmaktadır. Türk denizcilik tarihinin ilk ustalarından Karamanlı Kemal Reis’in yeğenidir. Piri Reis önce bu meşhur amcası sayesinde tanınır. Ancak daha sonra Amerika’yı gösteren dünya haritaları ve Kitab-ı Bahriye adlı denizcilik kitabıyla şöhreti amcasını geçer ve dünyaca tanınmış bir haritacı ve denizci olur.

En ünlü Osmanlı denizcisi ve kaptanı olarak tarihe geçen Piri Reis’in gerçek ismi Muhiddin’dir.

Piri Reis’in Karaman’dan dünya denizlerine uzanan hikayesi Fatih Sultan Mehmet zamanında başlar. Bu dönemde Karamanoğulları Beyliği Osmanlı İmparatorluğu sınırlarına katılır. Beyliğin ileri gelenleri Fatih Sultan Mehmet’in emriyle İstanbul’a göç ettirilir. Aile İstanbul’dan Gelibolu’ya geçerek oraya yerleşir.

Karaman derelerinde başlayan yolculuk artık Akdeniz’de devam etmektedir. Piri Reis amcası Kemal Reis’in sayesinde gemi ve denizle tanışır. Ondan denizciliği öğrenir. 1481’de amcası ile Akdeniz’de korsanlık yapmaya başlar. 1491’den sonra Sicilya, Sardunya, Korsika adalarına ve Güney Fransa kıyılarına yapılan akınlarda başı çekerler.

1486 tarihinde Endülüs Emevi Devleti’nin son toprakları da Avrupalılar tarafından ele geçirildiğinde İspanya Müslümanları Osmanlı Devleti’nden yardım isterler. Osmanlı Devleti onları gemilerle Granadalı Müslümanları İspanya’dan Kuzey Afrika’ya taşımakla görevlendirir. 1487 – 1493 yılları arasında Avrupa’nın baskısından kaçan Müslümanları gemilerle Kuzey Afrika’ya taşırlar.

Piri Reis, Akdeniz’de yaptığı bu seyirler sırasında gördüğü yerleri ve başından geçenleri, sürekli not alır. Bu notlarını Kitab-ı Bahriye adı altında toplar. Bu notlar dünya denizciliğinin ilk kılavuz kitabı olma özelliğini taşıyan bir kitap haline dönüşür.

Piri Reis 1511’de çok sevdiği amcasını kaybeder. Denize küser. Uzun bir süre açık denizlere açılmaz ve Gelibolu’ya yerleşerek burada, 1513 tarihli ilk meşhur dünya haritasını çizer.

Piri Reis, Yavuz Sultan Selim’in işareti üzre, 1517’deki Mısır seferi ile tekrar denizlere döner. Çizdiği haritayı da sefer sonrası Yavuz Sultan Selim’e sunar.

Rivayetlere göre, Sultan kendisine hediye edilen bu dünya haritasına bakmış ve ‘Dünya ne kadar küçük…’ demiştir.

Yine tarihçilere göre Sultan bu haritayı doğu ve batı diye ikiye bölmüş. Vezirlerine bu parçaları göstererek ‘Biz bu küçük dünyanın doğu tarafını elimizde tutacağız.’ demiştir… Bu haritanın doğu parçası henüz bulunabilmiş değil. Kimi tarihçilere göre Sultan, Hint Okyanusu’nun ve Baharat yolunun kontrolünü ele geçirmek için tasarladığı seferde kullanılmak üzere bu parçayı saklamıştır.

Piri Reis Haritası, Amerika kıtasını gösteren en eski haritalardan biri olarak dünyaca ilgi görmüştür. Erich von Daniken bile “Tanrıların Arabaları” adlı kitabında, Piri Reis’in haritasını, görüşlerine kaynak olarak gösterir. Batılı düşünür Charles Hapgood, Piri Reis’in kullandığı haritanın, dünyanın on bin yıl önceki bir dönemine göre çizildiğini öne sürmüştür. Antarktika olarak yorumladığı kara parçasının haritada buzlu görünmemesini ve Sahra çölünde de göllerin görünmesini, binlerce yıl önceki iklim değişikliği ile izah eder.

Mısır seferi sonrası Gelibolu’ya dönen Piri Reis, yazdığı denizcilik notlarını, 1521’de, Kitab-ı Bahriye isimli meşhur kitabında bir araya getirir.

Kitab-ı Bahriye, Akdeniz kıyılarına ait ayrıntılı bir deniz kılavuzudur. Kitap, denizcilere Akdeniz hakkında tafsilatlı bilgi verir. Kıyılar, adalar, geçitler, boğazlar, körfezler, fırtına ve korunma yolları, sığınılacak limanlar, kesin rotalar ve daha bir çok konuda denizcilere rehber olur. Bu eser; Anadolu sahillerinin özelliklerine, asırlar öncesinden adım adım ışık tutan değerli bir coğrafya kitabı olarak bugün dahi geçerliliğini korumaktadır.

Kitabın suretleri İstanbul’da Topkapı Sarayı’nda mevcut olduğu gibi, kopyaları Paris ve Londra gibi çeşitli Avrupa kenti kütüphanelerinde sergilenmektedir.

Mısır seferi sonrası yıldızı daha da parlayan Piri Reis, Kanuni Sultan Süleyman dönemindeki ikinci Mısır seferinde ise büyük bir talihsizlik ile karşı karşıya kalır. 1552’de çıktığı ikinci Mısır seferinin sonunda hapsedilir. Komutasındaki donanmayı emir ve izin dışı, Basra’da bırakıp, ganimet yüklü üç gemi ile Mısır’a dönmekle suçlanır. Halbuki askerlerinin istirahatı, donanmanın bakım ve tamiri gerektiği için böyle bir karar almıştır. Ne hazindir ki; politik hırs ve çatışmalara kurban gider.

1554’te, Mısır Beylerbeyi Mehmet Paşa tarafından, hizmette kusur ettiği gerekçesiyle Kahire’de idam edilir. İdam sehpasında, ömrünün çoğunu geçirdiği denize doğru son kez bakar. O sırada yaşı 80’dir.

Geride dünya harikası sayılabilecek iki dünya haritası ve çağdaş denizciliğin ilk önemli yapıtlarından olan Kitab-ı Bahriye isimli değerli eserini bırakır.

Bilim çevrelerince hayret uyandıran eserlerinin sırrı şudur: Piri Reis iyi bir gözlemci ve araştırmacıdır. Gezip gördüklerini not almış, tutsak ettiği İspanyol ve Portekizli denizcilerin bilgilerine başvurmuş, ele geçirdiği tarihi harita ve broşürleri kayda geçmiştir. Bunların arasında Büyük İskender zamanına ait olduğu düşünülen haritalar, Ceneviz kaynaklı haritalar ve Kristof Kolomb’un haritaları da vardır. Kitabı ve haritaları bu birikim gözlemlerinin sonucunda ortaya çıkmıştır.

Bu eserler aynı zamanda titiz bir denizcilik istihbarat çalışmasının ürünüdür.

PİRİ REİS’in, Uğruna savaştığı engin denizlerin derinliklerinde, yosunların örttüğü, deniz yıldızlarının süslediği, sadece balıkların bildiği, silinmeyen imzasının anısına…

YARARLANILAN KAYNAKLAR

1. CERABREGU, M. Scientific Benefits From Piri Reis’s Kitab-ı Bahriye And It’s Position In The Histrory of Cartography. Kongreye Sunulan Bildiriler, III.Cilt. XI. Türk Tarih Kongresi S.1105-1125, 5-9 Eylül 1990.

2. İNAN, Afet. Piri Reis’in Hayatı ve Eserleri, Piri Reis’in Amerika Haritası (1513-1528),1954.

3. İRDESEL, Mehmet. Gelibolulu Piri Reis’in Hayatı Ve Eserleri. İstanbul, 1975.

4. ÜLKEKUL, Cevat, (E) Tümgeneral. XVI. Yüzyılın Denizci Bir Bilim Adamı (Hayatı ve Eserleriyle Piri Reis) (baskıda) 2004.

5. ŞENGÖR, A.M. Celal. Piri Reis Haritasına Yeniden Bir Bakış : Masal ve Gerçek, Cumhuriyet Bilim Teknik Sayı : 486, 13 Temmuz 1996.

6. SOUCEK, Svat. “Piri Reis And Turkish Map Making After Colombus.”, 1995.

NOBEL ÖDÜLLÜ TÜRK: ORHAN PAMUK

orhn-pmk

Orhan Pamuk, 1952 yılında İstanbul’da doğdu. İlk romanı ve anketlere göre cumhuriyete damgasını vuran 75 kitaptan biri olan “Cevdet Bey ve Oğulları”nda (1982) ve diğer bir şaheseri olan “Kara Kitap” (1990) adlı romanında anlattığına benzer bir ailede büyüdü. Nişantaşı’nda yetişen Orhan Pamuk, New York’ta geçirdiği üç yıl haricinde İstanbul’da yaşadı. Robert Koleji mezunu olan ve
İstanbul Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde üç yıl okuyan Pamuk, 1976’da İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi.

Çocukluk ve gençlik yıllarında ressam olmayı hayal etti, fakat 1974’den itibaren yazı yazmayı tercihi ağır bastı.

Üç kuşak İstanbullu bir tüccar ailesinin çerçevesinde, Türkiye’nin son yüzyıllık macerasını hikâye eden “Cevdet Bey ve Oğulları” adlı romanı, 1979’da Milliyet Roman Yarışmasında ödül aldığı gibi, 1983 yılında Orhan Kemal Roman Ödülü’ne de layık görüldü. Aynı yıl ilk baskısı çıkan; üç mutsuz kardeşin İstanbul yakınlarında bir sahil kasabasında, 90 yaşındaki ninelerinin evinde geçirdikleri bir haftalık hayat dilimini anlatan “Sessiz Ev” adlı romanı ile 1984 yılında Madaralı Roman Ödülü’nü aldı. Pamuk, “Sessiz Ev”in Fransa’da çıkan çevirisi ile 1991’de Avrupa Keşif Ödülü’nü kazandı.

17. yüzyılda İstanbul’a getirilen Venedikli bir köleyle bir Osmanlı âlimi arasındaki ilişkiyi anlatan tarihi romanı “Beyaz Kale”(1985) ile Pamuk, yurt içi ve yurt dışında ününe ün kattı.

New York Times gazetesinin “Doğu’da bir yıldız yükseldi” sözleriyle dünya basınında da yer alan bu kitap, belli başlı bütün Batı dillerine çevrildi. 1990 ‘da yayımlanan “Kara Kitap” adlı romanı, Türk edebiyatının en çok okunan kitaplarından biri oldu. Bu başarısını, yine en çok okunan kitaplardan biri olan “Yeni Hayat” adlı romanı izledi.

1998’de yayımladığı Osmanlı nakkaşlarının hayat ve sanatları üzerine olan “Benim Adım Kırmızı” adlı tarihi romanda; herkesin kendi sesi ile konuştuğu, ölülerin, eşyaların dillendiği, ölüm, aşk, sanat, evlilik ve mutluluk üzerine konulu bir ağıt yükseliyordu. Orhan Pamuk’un olağanüstü ilgi gören bu kitabı, 2001 yılında pek çok ülkede yılın en iyi yabancı kitabı olarak karşılandı. “Öteki Renkler”(1999), “Kar”(2002) ve “İstanbul: Hatıralar ve Şehir” eserleriyle de, sadece Türkiye’de değil tüm dünyada büyük ilgi gördü.

Bütün bu titiz çalışmalarla oluşan başarıları Pamuk’u, edebiyatın en üst ödülü “Nobel Edebiyat Ödülü” ne taşıdı. Evet, Orhan Pamuk 2006 yılı Nobel Edebiyat Ödülünü alan en genç yazar oldu.

Son çalışması olan “Masumiyet Müzesi” (2008), Türk edebiyatımızın Nobel Ödüllü yazarı Orhan Pamuk’un, İletişim Yayınları tarafından basılan ve kızı Rüya’ya ithaf ettiği bir aşk romanıdır.

“Şeklen deneysel, bilgi yüklü, ama elden bırakılmayan romanları Orhan Pamuk’a uluslararası bir ün kazandırdı.” The New York Times.

“Genç Türk romancısı Orhan Pamuk, Avrupa’ya roman nasıl yazılır, gösteriyor.” Frankfurter Allgemeine, Almanya.

“Orhan Pamuk’u herkes okumalı.” The New Statesman, İngiltere.

TARİHTE ÜNLÜ METRESLER

tarihteki-metresler

Büyük adamlar, metresleri tarafından destek mi görmüşler, yoksa onların kölesi mi olmuşlar? Bu ünlü kadınlar, yalnızca “aptal güzeller” miydi? Yoksa tarihin akışını etkileyen güçlü kişiler mi?

Ünlü metresleri başka kadınlardan ayıran ayrı bir özellik yoktur. Bu ünlü kadınlar, kendilerini seven erkekler kadar birbirlerinden farklıdırlar. İhtiraslı ya da pasif, zeki ya da akılsız, iyi yürekli ya da şeytanca… Tek ortak yanları, hepsinin ünlü erkeklerin yataklarını paylaşmış olmalarıdır. Çoğu da karanlık köşelerde ölmüştür.

Varlıklı erkekler, keyifleri istedikçe metres tutarlar, zamanı gelince rahatça savarlardı. Ama bir kız ele geçirdiği bir soyluyu kendine bağlamayı becerebildiğinde; varlığa, toplum içinde saygın bir yere, çoğunlukla da siyasal bir güce sahip olurdu. Ödenecek bedel belki çok yüksekti ama burjuva bir kız ya da düpedüz bir fahişe için denemeye değer bir işti bu… Bir kızın, tanınmış birinin dikkatini çekmesi için; şanslı, parlak bir güzellik sahibi, koruyucu adamın istediği biçimde eğlendirmesini bilen, mutlu edebilen, ilgisini her zaman üstünde tutabilen biri olması gerekiyordu.

Tarihin belki de en dikkate değer “profesyonel” başarı öyküsü, Fransa kralı XV. Louis’nin metresi Madame La Pompadour’nun öyküsüdür. Orta sınıf bir ailenin kızıdır. Metresliğe, çok akıllı ve ne istediğini bilen annesi tarafından yönlendirilmiştir. Genç kızda bütün özellikler vardır. Çekicidir, incecik bir beden, açık renk saçlar, parlak bir zeka, çok canlı ve cana yakın özelliklere sahiptir.

Toplumda yükselmek için kullandığı ilk basamak, darphane müdürünün oğluyla evlenmek olur. Soylu bir ailenin üyesi olma sonucu, zamanla saraya girer. Çok geçmeden kralın dikkatini çekmeyi başarır. Sıkıcı, zavallı kocasını bırakmakta bir sakınca görmez. Kralın resmi metresi olarak saraya girer. Kralın gözünden hiçbir zaman düşmez. Kral onu el üstünde tutar. Aşırı savurgandır; yine de, arkasında büyük sanatçılar tarafından yaratılmış resim, sanat yapıtları, saraylar, eşya koleksiyonu bırakır. Asıl gücü parlak zekasıdır. En çok siyasetle ilgilenmiştir. Zengin bir kütüphaneye sahip olmuştur. Zamanın filozoflarıyla söyleşilerde bulunmuştur. Yirmi yıl sonra sarayda ölür.

Madame Du Barry, Kral XV. Louis’nin Pompadour’dan sonraki metresidir. Her bakımdan onun tersidir. Bir rahiple bir şapkacı kızın evlilik dışı kızlarıdır. Saraya Paris’in ünlü genelevlerinden geçerek ulaşmıştır. Şaşırtıcı bir güzelliğe sahiptir. Önce, tanınmış Kont du Barry ile yaşamaya başlamıştır. Du Barry sayesinde kralın dikkatini çekmiştir. Kral yaşadığı sürece lüks içinde yaşamıştır. Kralın ölümünden sonra, devlet işlerine karıştığı için saraydan kovulur. Evinde gözaltında tutulur. Fransız devrimi sırasında saraydaki korkunç lüksün bir simgesi olarak görülür, giyotinde can verir.

Lady Conyngham, 1819’da yaşlanmaya başlayan, İngiltere’nin Şişko kralı W. George’un seçtiği metresidir. Orta yaşlı tombul bir kadındır. Çevrelerinde eğlence konusu bile olmuşlardır. “Romeo ile Jülyet ” diye anılırlar. Canlı cıvıl cıvıl, eğlendirmesini bilen bir kadındır. Kurnaz bir kişidir, etkisini kullanarak ailesine birçok çıkarlar sağlamıştır.

Nell Gwyn, İngiliz kralı II. Charles’ın (1630-1685) cici bici, nükteci sevgilisidir. Kralı eğlendirmesini çok iyi bilir. Halk tarafından da çok sevilmiştir. Londra sokaklarında yetişmiş, soylu hanımlara hiç özenmemiştir. Kralı on beş yıl elinde tutabilmiştir.

Bunlardan başka tarihteki ünlü metreslere bakacak olursak… Diane de Poitiers (1499-1516), Fransa kralı II. Henri ile yirmi yıldan fazla birlikte olmuştur. Cleo de Merode’un, İngiltere kralı VII. Edward ile ilişkileri olduğu söylenir. İsadora Duncan’ın (1878-1927), kısa ve fırtınalı yaşamı boyunca birçok erkekle yaşadığı bilinir. Lady Hamilton, Nancy Parsons, Lola Montes gibi ünlüler de bu şekilde tanınmaktadırlar.

İsadora Duncan

Parasal ya da toplumsal zorunluluklarla evlendikleri kadınlardan ayrılamayan varlıklı erkekler, öteden beri zevklerine uygun, güzel kadınları metres tutarlar. Metresin batı toplumu içinde belirli yer tutmaya başlaması, XVIII. yy’a rastlar. Kral metreslerinin kazandıkları olağanüstü başarıların yanı sıra, sosyeteyi şaşırtan, alt üst eden, büyüleyen birçok ünlü kadın çıkmıştır. Bu kadınlar birinden ötekine çok rahat atlayabilmişlerdir. Bazıları uzun süre varlık, lüks içinde yaşamışlar, pek çoğu da yokluk, sefalet içinde ömürlerinin sonunu getirmişlerdir.

Olmazlara Direnen İnsanlar…

Tarih bu tarz insanların başarılarıyla doludur. En ümitsiz anlarda bile ümitvar olan, yapılamaz denilen işleri gerçekleştiren insanlar. Şöyle bir düşünsek tarihimizden kimbilir kaç örnek buluruz. Aşılamaz diye düşünülen Konstantinapol surlarını yerle bir edip, fethedilemez denilen bu şehri fetheden Fatih Sultan Mehmet geliyor aklımıza.

Ancak hakkında yeterince bilgi sahibi olduğumuz, her fırsatta ziyadesiyle anlatılan Fatih Sultan Mehmet Han’ı anlatmak yerine burada gözlerden uzak kalmış ama 2. Dünya Savaşı’nda önemli işler yapmış bir askerden, bir komandodan; Otto Skorzeny’den bahsetmek istiyorum.

tarih-olmazlara-direnen

Çocukluk ve gençlik yılları hakkında fazla bir bilgi bulunmamakla birlikte mühendislik okuduğu ve bir düello sırasında yanağından yara aldığı biliniyor.Skorzeny’i anlatmaya başlamadan önce haliyle bir kaynak belirtmek gerek. 2. Dünya Savaşı bitip uzunca bir sorgulamadan sonra Skorzeny aklanıp serbest kalınca ortadan kayboldu. Ancak ünü o kadar yayılmıştı ki hakkında haberler çıkıyor, yorumlar yapılıyordu. Bu sebeple İngiliz yazar Charles Foley yaptığı araştırmalar sonucu Skorzeny’i buldu ve onu savaş hatıraları ile ilgili bir kitap çıkartmaya ikna etti. Kitap Türkiye’de KASTAŞ Yayınları’ndan çıktı. (Kitabın adı Hitlerin Harika Komandoları)

Kendisi aslen Avusturyalı olan Skorzeny 1930 yılında Nazi Partisi’ne katıldı ve savaş onun için başlamış oldu. Ruslara karşı doğu cephesinde savaştı, burada savaşın bütün acımasızlıklarına şahit oldu. Rusların gerilla savaşı sonuç vermiş, büyük Alman ilerleyişi Moskova önlerinde durmuştu. Almanlar yaptıkları zulüm ve işkencelerin cezasını çekmekteydiler. Özellikle Polonya çeteleri Almanlara kan kusturuyorlardı. İhtişamlı Alman ilerleyişi durmuş ve gerilemeye başlamıştı. Öyle bir yere geldi ki artık amaç sadece sınırları korumaktı.

Skorzeny Mussolini ile birlikte…

Savaş koşullarına genel bir bakıştan sonra şimdi asıl olmazlara direnen Skorzeny’nin faaliyetlerine geçelim. Almanya’nın müttefiki İtalya’da başbakanlıktan azledilen Mussolini gözlerden uzak bir yerde hapis hayatı yaşamaktaydı. Hitler’in yakın dostu Mussolini’nin azledilmesi iki ülke arasında savaş çıkmasını muhtemel bir duruma getirmişti. Bu şartlar altında Hitler Skorzeny’e Mussolini’nin yerini saptamasını ve onu kaçırmasını emretti. Uzun süren bir istihbarat çalışmasından sonra Mussolini bulundu, ancak bir sorun vardı: Mussolini’nin tutulduğu ada uçakların inmesi için çok riskliydi ve iniş yaptıklarında etrafların bir anda askerle çevrilebilirdi. Yani çok zor bir işti, bir hava operasyonuyla böyle bir işin gerçekleştirilmesi imkansızdı. Ancak Skorzeny planı hazırladı ve uçakla inilmez denilen adaya inip Mussolini’yi kaçırdı. Böylece dünya Skorzeny’i tanımaya başladı.

Bosna’da isyan çıkaran bir liderin öldürülmesi için Hitler Skorzeny’i tekrar görevlendirdi. Kale gibi korunan bu liderin yanına yaklaşmak ve onu öldürmek gerçekten oldukça zordu ve bu liderin durumdan haberdar olması işi iki kat zorlaştırıyordu. Her tarafta ekstra güvenlik önlemleri alınmıştı. Ayrıca Skorzeny ve adamlarının elinde bu yer hakkında yeterince istihbaratta yoktu. Plan hazırlandı ve uygulamaya geçildi ancak lider kaçmayı başarmıştı. Fakat bu sefer Rusların eline düşmüş ve dolayısıyla Hitler bu sorundan Skorzeny sayesinde kurtulmuştu.

Daha önce bahsetmedik ama bu görevleri yerine getirmeden önce Skorzeny tarafında Hitler’in emriyle bir komando birliği kurulmuştu, Skorzeny’e her türlü imkan sağlanmıştı. Skorzeny eskiden yapılan komando eylemleri ile ilgili araştırmalar yaptı, gelişmiş Alman endüstrisinden ihtiyacı olan neredeyse her şeyi temin etti, askerleri eğitti ve emirler gelince de başarıyla yerine getirdi. Bu komandolar her türlü araç-gereçle donatılmışlardı. Örneğin düşman tanklarının geçmemesi için Ren Nehri balıkadamlar tarafından havaya uçurulmuştur.

Gelelim bir diğer önemli olaya. Aslında anlatılacak çok olay var ancak burada sadece en önemlilerini vermeyi amaçladım. Bu son başarısı belki de en önemli başarısıdır.

Artık Almanya iyice güçten düşmüştü. Doğudan Ruslar, batıdan İngilizler ve Amerikalıların üstüste saldırıları artık Almanya’yı yavaş yavaş eritmekteydi. Bu şartlar altında Hitler daha önce Fransa’yı işgal etmek için yapılan taarruz benzeri bir taarruz planı hazırladı ve Skorzeny’e ayrı bir görev verdi. Skorzeny’nin görevi İngilizce bilen komandolardan bir miktar ayırıp bunları iyi bir şekilde eğitmekti. Bu komandolar Skorzeny ile birlikte düşman hattını İngiliz elbisesi ve araçlarıyla geçerek cephe gerisinde karmaşaya sebep olacaklardı.

Hazırlıklar tamamlanmış ve taarruz için geri sayım başlamıştı. Skorzeny ve askerleri Alman askerlerinin arasında uygun bir fırsatı bulup düşman hatına sızmak için bekliyorlardı. Her şey hazırdı ve taarruz başladı. Ancak Almanlar müttefik saldırılarına fazla direnemediler ve ordu bozulmaya başladı. Bu durumda Skorzeny görevi iptal etmeye karar verdi. Ancak bir grup çoktan araçlarıyla düşman hattına sızmışlardı.

Cephenin gerisine geçen komandolar karışıklığa yol açtılar. Levhaları değiştirdiler, yol soranlara yanlış yol tarif ettiler. Bir süre sonra bunun anlaşılması daha büyük bir korkuya yol açmıştı. Ya Skorzeny de geçtiyse, o zaman halleri haraptı. Birçok üst düzey kişi için özel güvenlik önlemleri alındı ve bu karışıklık bir süre için İngilizleri oyaladı. Ancak kaçınılmaz son geldi ve Normandiya çıkarmasıyla Almanya bir daha belini doğrultamadı ve Berlin işgal edildi.

Peki Skorzeny’e ne oldu? Bir süre saklanan Skorzeny daha sonra müttefiklere teslim oldu ancak başlarda kimse onun efsanevi Skorzeny olduğuna inanmadı. Anladıklarında ise hemen silahlarına davranıp onu kelepçelediler ve Skorzeny için zorlu günler başladı. Uzun soruşturmalar, nakliyeler sonucu iyice zayıf düşmüştü. Diğer harp mahkumları bırakılmasına rağmen Skorzeny halen tutukluydu. Bunun sebebi ise İngiliz üniforması giyerek cephe arkasına sızmasıydı. Ancak hakikatte o hiçbir zaman böyle bir şey yapmamıştı.

Skorzeny uzun süren davalar sonucu aklanıp özgürlüğüne kavuştu ve İspanya’ya gitti.

Otto Skorzeny hakkında daha geniş bir bilgi almak isteyenler daha önceden de dediğim gibi Charles Foley’in Hitler’in Harika komandolar isimli kitabını okuyabilirler.

Dünyanın En Ünlü Kütüphaneleri

Ülkemizde kitap okuma oranının ne kadar yüksek olduğu hepimizin malumu. Kişi başına düşen kitap okuma oranlarını da bir kenara bıraksak, kütüphaneye gitme alışkanlığı neredeyse taban yapmış durumda. Buna karşın ülkemizde her ne kadar muazzam büyüklükte kütüphane olmasa da, değerli kütüphanelerimiz mevcut elbette. Ama yine de bu, ülkemizdeki kütüphanelerin de incelenmeye değer olmadıklarını göstermez. O yüzden onları da belki başka bir yazıda ele alabiliriz. Ama şimdi dünyada hem kapladığı alan hem içerdiği kitap sayısı hem de içinde barındırdığı koruma altındaki değerli kitap sayısı olarak öne çıkan, kendi seçtiğim dört kütüphaneyi tanımaya ne dersiniz?

kutuphane

Kongre Kütüphanesi
Amerika’da Washington D.C.’de 200 yıl önce kurulan bu kütüphane aynı zamanda Amerika’nın en eski kültür merkezi olarak bilinmektedir. Amerika Kütüphaneler Birliği’nin (The American Library Association) verilerine göre içerisinde 30,011,748 cilt kitap barındırmaktadır. Bu rakam Harvard Üniversitesi’nde 15,555,533, Boston Üniversitesi’nde ise 15,458,022’dir. İçinde 3000’e yakın kişinin çalıştığı bu kütüphane, yıllık 300 milyon dolarlık bütçesiyle gerçekten muazzam bir anıt olarak karşımızda dikilmektedir.

Danimarka Kraliyet Kütüphanesi
Avrupa’daki en değerli kitapların bir araya getirilmesi için 1648 yılında Kral Frederik III tarafından kurulan bu kütüphane aynı zamanda Danimarka Ulusal Kütüphanesi olarak da bilinmektedir. İçinde barındırdığı kitaplarla İskandinavya’nın en büyük kütüphanesidir. Burada 17. yy’dan itibaren Danimarka’da basılan tüm kitapların kopyaları bulunmaktadır. Kraliyet kütüphanesi halkın kullanımına 1793 yılında açılmıştır.

İngiltere Milli Kütüphanesi
1973 yılında Londra’da kurulan bu kütüphane aynı zamanda İngiltere Müzesi’nin de bir parçasıdır. İçinde 25 milyon parça bulunduran kütüphane, 14 milyon kitap, 928 bin gazete ve dergi başlığı, 58 milyon patent ile dünyanın en büyük kütüphaneleri arasındadır.

Fransa Ulusal Müzesi
1988 yılında Fransa cumhurbaşkanı Francois Mitterrand tarafından sağlanan 15 milyon franklık bütçeyle 20. yy’ın sonunda dünya ekonomisi, politika ve sanat alanında Fransa’nın merkezi rolünü simgelemesi için yapılması planlanan eserlerden en büyüğüdür. Şekil olarak açılmış bir kitap şeklinde tasarlanan kütüphane Seine Nehri’nin kıyısına kurulmuştur. İçerisinde 10 milyon civarında tarihi belge bulunduran kütüphanede ayrıca 200 binden fazla kitap bulunmaktadır. Ayrıca tarihi belgelerin çoğu da ortaçağa aittir. Bu müzede İngilizce bilenler 2. sınıf muamelesi görmektedir. Çünkü içeriğindeki İngilizce kaynak sayısı çok azdır.

Vatan Yahut Silistre (Namık Kemal)

GENİŞ ÖZETİ:

Birinci Perde:

Zekiye, odasında uzanmış kendi kendine İslam Bey’e olan aşkını anlatmaktadır. İslam Bey ise, bu sırada, veda etmek için Zekiye’nİn penceresi etrafında dolanmaktadır. Sesi duyunca, kendisini gösterir. Zekiye utanmıştır.
İslam Bey, Silistre’ye yardıma giden gönüllülerden olmaya kararlıdır. Bunu Zekiye’ye söyleyince, sevgisi çok büyük olan Zekiye’nİn, haliyle üzüntüsü de büyük olmuştur. Bu yüzden İsolam Bey’i bu kararından vazgeçirmeye çalışır. İslam Bey ise ataları arasında tam kırk iki şehit bulunduğunu, bu kadar şehidi olan bir ailenin ferdine kaçmanın yakışmayacağını belirtir.
Zekiye ise kardeşini şehit vermiş, yıllar önce cepheye giten babasından ise yıllardır bir haber alamamıştır.. Şimdi de hayatta tek sevdiği İnsandan ayrılmak, ona kat be kat zor gelmektedir. Yine de, onu sevgi ile uğurlar. İslam Bey, “Yaşasın vatan !” diyerek Zekiye’nİn yanından ayrılır.
İslam Bey, Zekiye’nİn yanından çıktıktan sonra, dışarıda kendisini bekleyen gönüllülerin yanına gelir ve “Beni seven peşimoden gelsin” diyerek yola düşer.
Biraz sonra Zekiye de erkek kılığına girer ve İslam Bey’in gitotiği yoldan takip eder.

İkinci Perde:

Gönüllüler, Silistre Kalesi’ndedirler. Zekiye de içlerindedir. Miralay Sıtkı Bey, ölüm ve kalım günlerinin sayılı olduğunu, isteyenin gidebileceğini söyleyince, gönüllülerden birisi “madem gidecektik de buraya neden geldik” diyerek bütün arkadaşları adına kararlılıklarını vurgular. Zekiye’yı çocuk diye göndermek isterlerose de, ısrarlı turumu sayesinde vazgeçerler…
Çatışma bütün şiddetiyle başlar. İslam Bey yaralanmıştır. Zekiye onu tanıdığı için hemen yanına koşar, İslam Bey Zekioye’nİn kollarında bayılır.
Zekiye, tedavisi için yanında revire gider,
Miralay Rüstem Bey ile Sıdkı Bey ise gelmişten geçmişten derin bir sohbete dalarlar.

Üçüncü Perde:

İslam Bey, hasta yatağında devamlı sayıklamakta, Zekiye ümit ve endişe ile başında beklemektedir. Günler sonra gözlerini açtığında Zekiye’yi görünce, şaşırır. Zekiye kendisini saklamaya Çalışsa da fazla direnemez ve iki sevgili konuşmaya başlarlar.
Düşman ise hedefine adım adım yaklaşmaktadır. Kaleyi ele \ geçirmesi an meselesidir. Tek çare olarak, kaleden çıkıp düşman cephaneliğini ateşlemek gözükmektedir. Bu iş için İslam Bey yaraolı hali ile Öne çıkar. İkinci öne çıkan kişi ise Zekiye’dir. Yanlarına bir de Abdullah Çavuş’u katarlar. Sıdkı Bey Zekiye’ye çok dikkatli bakar ve “Oğlum mezarda yatıyor” der. Zekiye’yi oğluna çok benzetmiştir.

Dördüncü Perde:

Aradan günler geçmiş, düşman toparlanmaya başlamıştır. Sıdkı Bey, çocukları düşman içine gönderdiğine bin kere pişman olmuş vaziyette dolanıp durmaktadır. Nihayet, Abdullah Çavuş görünür ve olanları anlatır. Anlattıklarından, İslam Bey’in büyük bir kahramanlık ve fedakârlık örneği göstererek düşmana büyük kayıp verdiği anlaşılmaktadır. Bu konuşma sürerken, İslam Bey, kelinde kırık kılıcı ile çıkagelir, tabii Zekiye de arkasından.

Sıdkı Bey coşku ile İslam Bey’i “evladım” diyerek kucaklayıp alnından öper. İslam Bey de onun ellerinden. Sonra Sıdkı Bey, çocuğun nerede olduğunu sorar. İslam Bey, Sıdkı Bey’e bütün olup biteni anlatır. Sıdkı Bey kızı yanına getirmesini söyler. Sıdkı Bey, Zekiye’ye sorduğu suallere aldığı cevaplardan kendi öz kızı olduğunu; Zekiye de yüzündeki duruşun aynı ninesi ve abisinin yüzündeki duruş olduğunu görerek, Sıdkı Bey’İn öz babası olduoğunu anlar. Baba kız kucaklaşırlar. Sevinçlerine diyecek yoktur.
Bu esnada, Abdullah Çavuş eratın önüne düşmüş, onları “Arş Yiğitler Vatan İmdadına” marşını söyleterek yürütmektedir. Sıdkı Bey’in önüne gelince dururlar. Sıdkı Bey erat önünde şu tarihi konuşmayı yapar:
“Arslanlanml Doksan gündür çekmediğiniz belâ, görmediğiniz ceofâ kalmadı. Osmanlıların namusunu göklere çıkardınız. Vatan sizden hoşnuttur. ..Vatanımızın faydasını koruduk, yine de koruruz. Her zaoman koruruz. Biz her zaman bu yolda ölmeye hazırırz. Yaşasın vatan! Yaşasın Osmanlılar!”
Askerler de hep bir ağızdan: “Yaşasın vatan! Yaşasın Osmanlıolar!” dîye haykırır ve perde kapanır.

Mustafa Ulusoy – Yakınlık

37Yakınlık

Mustafa Ulusoy

Timaş Yayınları / Deneme Dizisi

“kimi zaman yakınındaki uzağın, uzağındaki yakınındır hayatta…”

Ne içine kapanmak sorunları çözer hayatta, ne de alıp başını gitmek.

Çünkü insan gittiği yere kalbini de götürür.

Kalbin her zaman aradığıysa ‘yakınlık’tır.

Mustafa Ulusoy, bizi kalbimizin aradığı ‘yakınlık’a çağırıyor. Yine, insanın iç dünyasında olup bitenlere ‘yakın’dan ve bilgeliği arayan bir bakışla yaklaşıyor. Narsistik arzu çağına, varlığın dilini okuyup dilsizlikten kurtulmaya, insanla kâinat arasındaki bağlılığa, kadın erkek ilişkilerine, çocuklara Mutlak Varlığın nasıl anlatılacağına, sonsuzun tanığı olmaya değiniyor.

Kimi zaman öykü, kimi zaman makale kıvamında denemeler biçiminde kaleme aldığı yazıların hepsi gelip bir noktada buluşuyor: Kalbin O’na yakınlığı.

“İki insan arasındaki mesafenin hiç kapanmayacağını ve bir insanın başka bir insanı mutlak olarak anlayamayacağını fark edince, kalbini O’na açtı. İstediği şeyi insanlar veremeyecekti. İnsanların kötü niyetinden kaynaklanmıyordu bu. İstediği şeyi vermiyor değillerdi. Veremiyorlardı. Onu mutlak olarak ancak Mutlak Varlık anlayabilirdi. O’nun kendisini mutlak olarak anladığını hissedince, içindeki uzaklıklar kapandı; Mutlak Varlık, ona mutlak yakındı.”

Veronique Schapiro-Chatenay – Dansçı Vücuduna Sahip Olmak

27Dansçı Vücuduna Sahip Olmak

Veronique Schapiro-Chatenay

Dharma Yayınları / Sağlık Dizisi

Bir dansçı vücuduna nasıl sahip olabilirsiniz?

– Vücudunuz içinde kendinizi daha iyi mi hissetmek istiyorsunuz? Onu güçlendirmek mi?

– Kendinizden daha emin görünmek ve olmak mı istiyorsunuz?

– Kısacası bir dansçı vücuduna sahip olmak mı?

Size iyi haberlerimiz var! Hiç dans pabucu giymemiş olsanız bile, bu hayal elinizle ulaşabileceğiniz yerde duruyor!

Yüzde yüz orijinal ve etkili bir metot sayesinde, vücudunuzun farkına varın ve onu kontrol etmesini daha iyi öğrenin.

– Kendinizden daha emin görünmek ve olmak mı istiyorsunuz?

– Kısacası bir dansçı vücuduna sahip olmak mı?

Size iyi haberlerimiz var! Hiç dans pabucu giymemiş olsanız bile, bu hayal elinizle ulaşabileceğiniz yerde duruyor!

Yüzde yüz orijinal ve etkili bir metot sayesinde, vücudunuzun farkına varın ve onu kontrol etmesini daha iyi öğrenin.

– 100 resimli egzersiz.

– 10 dakika? 20 dakika? 60 dakika mı?

Uygun zamanınıza göre seçime bağlı seanslar!

– Otobüs beklerken…. Bir dakika boş zaman bulur bulmaz, vücudunuzu güçlendirecek egzersizler!

Güzel olmak bir hat sorunu değil, her şeyden önce düzgün duruş sorunudur. Başlamak için ne bekliyorsunuz? Öyle çok şey kazanacaksınız ki!

Veronique Schapiro-Chatenay, yirmi yılı aşkın süreden beri dans ve duruş hocalığı yapıyor. Carita güzellik kurumunda “relooking corporel” dersleri veriyor: Öğrencileri güzel vücut duruşları benimseyerek kendilerini daha iyi sunmayı, göstermeyi öğreniyor burada.

Christine Arnothy – On Beş Yaşındayım Ölmek İstemiyorum

120On Beş Yaşındayım Ölmek İstemiyorum

Christine Arnothy

Karakutu Yayınları / Anı Dizisi

Henüz 15 yaşındasınızdır. Ailenizle, sevgiyle ısınan evinizde sizi yansıtan eşyalarınızla, komşularınızla, değer verdiğiniz şeylerle birlikte yaşıyorsunuz ve mutlusunuzdur. Fakat; birden her şey değişir. Sizi hiç ilgilendirmeyen bir savaş yüzünden yakınlarınızla birlikte size ait olan birçok şeyi kaybetmeye başlamışsınızdır. Sıcak evinizden kaçarak, kader birliği yapmaya başladığınız insanlarla bir mahzende yaşamaya mecbur kalarak, hayatta kalma mücedelesine girişirsiniz. Belkide savaştan sağ olarak kurtulacaksınızdır. Fakat incinen yüreğiniz asla iyileşemeyecek, kırılan onurunuz hiçbir zaman onarılmayacaktır.

2. Dünya Savaşı’nda Nazilerin saldırısı sonrasında genç bir kızın yaşadıklarını anlattığı gerçek bir ‘savaş güncesi’ olan, 15 Yaşındayım Ölmek istemiyorum; belgesel niteliğinin ötesinde, biçimi, derinliği, her satırında temsil ettiği değerler ve okura ulaştırdığı mesajlarla, bir edebi eser niteliği taşıyor. Ayrıca bu kitapta yalnızca savaşın insana layık olmayan, çirkin ve acımasız yüzünü değil, insanların her şeye rağmen umutlarının peşinden giderek, ayakta kalmak için ortaya koydukları olağanüstü direnci ama en önemlisi yaşam hakkının evrenselliğini bulacaksınız.

Savaşın genç ruhların gözlerine yansıyan korkunç yüzünü görmek için 15 Yaşındayım Ölmek istemiyorum’u mutlaka okumalısınız.

Elif Şafak Aşk

Şafak son romanı ‘Aşk’ı anlattı:

“Bu roman tek bir roman değil roman içinde roman, hikaye içinde hikaye, aşk içinde aşk… Ben aslında aşktan yola çıktım. Aşkı anlamaya çalışan ve anlatan bir roman yazmak istedim. Ama hem dünyevi hem ilahi boyutlarıyla, hem dününe bakan hem bugününe bakan bir roman yazmak istedim. Belki hem batıyı hem doğuyu içine alan farklı gibi duran hatta bazen zıt gibi duran unsurları buluşturan bir bağ olarak aldım aşkı ve yola çıkış noktam da bu oldu.

BU BENİN HAYAL GÜCÜM
Romanı yazarken bulabildiğim tüm Türkçe, İngilizce ve kısmen İspanyolca kaynakları okudum. Uzun süre okuyorum o benim içimde birikiyor. Ama ne olursa olsun, bu benim algıladığım kadarıyla orada Mevlana var, benim algıladığım kadarıyla Şems var. Herkes anlayabildiği kadarıyla anlıyor ve anlatıyor. Hiçbir zaman esas Mevlana budur esas Mevlevilik budur demek istemem. Bu bir roman, bir kurgu, bu benim hayal gücüm.

Kitabın önemli sac ayaklarından birisi Şems ve Mevlana arasında geçenler. Bence çok derin olan ruhani bir bağ var. Ben orada çok ciddi ve derin manevi dostluk ve yoldaşlık olduğunu düşünüyorum.

Bir yerden bakarsanız belki bu roman senelerce benim içimde pişiyordu diyebilirim. Benim tasavvufla olan ilgim bundan 14-15 sene önce başladı. Beni takip eden okurlar bilirler, her romanımda aslında bir unsur olarak, alt akıntı olarak tasavvuf vardı. Ama bu sefer belki su üstüne çıktı, belki bu anlamda kalbimi açtım. Bir anlamda belki benim içimde birikiyordu ama fiilen masa başına oturup yazmam bir sene sürdü.

KİTAP İNGİLİZCE YAZILDI
Önce İngilizce yazılan ardından Kadir Yiğit Uz tarafından Türkçeleştirilen romanın ilginç bir macerası var:

Çeviriyi aldıktan sonra resmen oturdum yeniden yazdım. Bir anlamda bu kitap iki kez yazıldı. Okurların okudukları bu anlamda çeviri bir metin ama bire bir çeviri bir metin değil. Ben diller arası yolculuk yapmayı çok heycan verici buluyorum.Bir yazar için çok ufuk açıcı bir şey bu ama kolay bir şey de değil. Çünkü hiçbir zaman kendi ana dilinizde olduğunuz kadar rahat olamıyorsunuz.

Benim söyle bir tempom var; yazmaya başladığım zaman gece gündüz kendimi ona adayarak, çok yoğun çok deli bir tempo ile ve hızlı yazıyorum. Biraz da kendimi tüketerek yazıyorum. Bittiği zaman da ordan çıkıp başka bir ruh haline gitmem gerekiyor. Her gün bir kaç saat çalışıp sonra duran bir insan değilim.yazdığım zaman çok gürül gürül o temponun içine giriyorum

Nietzsche Ağladığında

118Sahne
Psikanalizin doğumu arifesindeki 19.yüzyıl Viyana’sı. Entelektüel ortamlar. Hava soğuk.
Aktörler
Nietzche: Henüz iki kitabı yayımlanmış, kimsenin tanımadığı bir filozof. Yalnızlığı seçmiş. Acılarıyla barışmış. İhaneti tatmış. Tek sahip olduğu şey, valizi ve kafasında tasarladığı kitaplar. Karısı, toplumsal görevleri ve vatanı yok. İnzivayı seviyor. Tanrıyı öldürmüş. ‘Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır,’ diyor. Daha sonra ‘kendi alevlerinizde yanmaya hazır olmalısınız: Önce kül olmadan kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz?’ diyecek. Ümitsiz.
Breuer: Efsanevi bir teşhis dehası. Ümitsizlerin kapısını çaldığı doktor. Psikanalizin ilk kurucularından. Kırkında, bütün Avrupalı sanatçı ve düşünürlerin doktoru olmayı başarmış. Güzel bir karısı ve beş çocuğu var. Zengin. Saygın. Hayatı boyunca ‘ama’ pozisyonunda yaşamış biri.
Freud: Breuer’in arkadaşı. Henüz genç. Geleceği parlak. Şimdi yoksul.
Salomé: Erkeklerin başını döndüren kadın. Çekici. Özgür. Evliliğe inanmıyor.
Bazen aynı anda birçok erkekle beraber oluyor. Sanatçıları ve düşünürleri tercih ediyor. Kırbacı var.
KonuÜmitsizlik.
Birgün, erkeklerin başını döndüren kadın, Salomé Nietzsche’den habersiz Breuer’e gelir. ‘Avrupa’nın kültürel geleceği tehlikede, Nietzsche ümitsiz. Ona yardım edin,’ der. Breuer Salomé’yi tekrar görebilmek umuduyla ‘peki’ der.
Ve varoluşun kader, inanç, hakikat, huzur, mutluluk, acı, özgürlük, irade… ve neden, nasıl gibi en önemli duraklarından geçen bir yolculuk başlar…
Kendisiyle ve hayatla yüz yüze gelmekten çekinmeyenlere…
Etiketler: nietzsche bile ağlar.

Ben 44 yaşındayım oğLum 53 — Stella Molinas Trevez

61

Remzi Kitabevi
Basım Tarihi : 04 – 2006
· ISBN : 975-14-1118-1

Üç dile çevrilerek beş ülkede okurlarla buluştu! Doğaüstü ama gerçek bir hayat hikâyesi… O, hiç akla gelmeyen bir gücün tehdidiyle karşı karşıya buldu kendini. Evde, önceleri birer tesadüf olarak görülen garip olaylar, zamanla tüm aileyi etkileyen bir kâbusa dönüşmüştü. Bu kâbustan uyanmanın tek yolu ise, altında yatan gizemli nedeni bir an önce bulup ortaya çıkarmaktı… Stella M. Trevez ve ailesinin başından geçen doğaüstü, esrarengiz olaylarla dolu gerçek hayat hikayesini okurken, kimi zaman ürperecek, kimi zaman duygulanacak, kimi zaman da dehşete kapılacaksınız.

200 yıllık kan davası

b1bucaklarOsman Şahin’in ‘Bucaklar’ adlı romanı, tam da aşiretleri ulusça sorguladığımız bir zamana denk geldi. Şahin romanında, çok yakınlaştığı ve sevdiği, aynı zamanda romanı ithaf ettiği öğrencilerinden Adnan Bucak’ın ağzından, tüm aşiretin tarihçesini anlatıyor.

Türkiye’deki aşiretleri ve nasıl işlediklerini anlamadan, bu ülkenin siyasetini anlamanın imkânsız olduğunu yıllar önce öğrendik. Yine de her katliamda şaşkına döndük. Geçen haftalarda tüm ülkeyi sarsan düğün katliamının ardından ne kadar çok şeyi anlamadığımızı fark ettik. Kan davalarının nesiller boyunca sürdüğünü, insanların içlerindeki kini yeni nesillere nasıl damla damla akıttıklarını anlamak için zorladık zihinlerimizi. ‘Nasıl’ını anlasak da, mantığını mantığın işlemediği bir noktada biriktiği için kin çözemeyeceğimiz bir denklem bulduk karşımızda.

Osman Şahin’in Bucaklar adlı romanı, tam da aşiretleri ulusça sorguladığımız bir zamana denk geldi. Osman Şahin, 1957’de, 17 yaşında bir öğretmen olarak tayin olduğu Siverek’te, Bucak aşiretinden öğrencilerinin olduğu bir okulda çalışmış. Şahin romanında, çok yakınlaştığı ve sevdiği, aynı zamanda romanı ithaf ettiği öğrencilerinden Adnan Bucak’ın ağzından, tüm aşiretin tarihçesini anlatıyor. Kendi deyişiyle, bir zamanlar tanıdığı ve sevdiği bu köye vefa borcunu aradan elli yıl geçtikten sonra ödüyor.

Kan davalarında hep olduğu gibi, Bucak aşiretini besleyen kinin kaynağı iki yüz yıl gerilere dayanıyor. Roman kahramanı ve aynı zamanda anlatıcı Adnan Bucak, 1960’larda iyice kızışan ve sonunda yirmi dört kişinin katliamına neden olan kan davasını anlatıyor. Anlatısı sıradan bir öyküleme değil, çünkü anlattığı kendi kan davası. Türk romanında çok sık rastlamadığımız bir belgesel roman örneği sunuyor Osman Şahin.

Belgesel roman, kurguda olabilecek yapısal özellikleri taşımasına rağmen gerçeğe dayanan bir öykü anlatır. Şahin’in bu romanı bana, edebiyat tarihinin en bilinen -hatta ilk- belgesel romanı, Truman Capote’nin Soğukkanlılıkla eserini anımsattı. Capote’nin ünlü romanında olduğu gibi Osman Şahin de gerçekte yaşanmış hatta kendisinin yakından tanıma fırsatı bulduğu insanların hikâyesini anlatmış. Günümüzde romanlarda belli miktarda şiddet bulmaya alışkın okur için bile gerçek olayların şiddeti her zaman kurgusal olandan çok daha ağır gelir. Genelde okuduğumuz kitaplardan, romanlardan kuşkusuz etkileniriz, güçlü anlatıma sahip olanlar bizde derin izler bırakır ama anlatılan ne denli korkunç olsa da, bir kurgudur.

Sinemada yüzlerce ölü görmemize rağmen hiçbiri gerçekte göreceğimiz bir cinayet kadar etkilemez bizi. Sanatın bir kurgu olduğu bilinciyle yaklaştığımız için en büyük tragedyalar bile bir anlamda ‘eğlence’dir, biliriz ki oyuncular sahneden indikten sonra evlerine gidip yemeklerini yiyecek ve uyuyacaklar. Kurgunun bu rahatlığını, belgesel romanda bulamayız. Tanıklıkların olabildiğince gerçeğe yakın olması, anlatıcının bizzat olayların içinde olması, belgesel romana ayrı bir boyut kazandırır. Tarih kitaplarında anlatılmayan detaylar kurgusallaştırılmıştır, hayatın mucizevî görünen rastlantıları bazen kurgudan da üstündür, ama tüm bunların ötesinde belgesel romanda okuru asıl çarpan şey, gerçeğin şiddetidir.

Bir günde yedi hüseyin öldürüldü
Bucaklar çok kanlı bir geçmişi anlatıyor. Anlatıcının “dedelerimin dedesi” dediği Hacı Ali Efendi, yıllar önce, aşiretiyle birlikte Fırat nehri kıyısında Siverek’in batısına yerleşir. Henüz düşmanları yoktur. Küçük köylerinde üzüm bağları, dutluklar, bitek tarlaları ile mutlu bir yaşama başlarlar. Sonraları bölgeye yapılan göçlerle artan nüfus yüzünden köyün çevresine yeni mahalleler ve köyler kurulur; ve bunun sonucunda ağalık düzenine geçilir. “Böylece yıllar sonra, ülkemizin her yanında kendilerinden söz ettirecek olan, içinden paşalar, milletvekilleri, senatörler, yazarlar, hukukçular çıkacak olan ünlü Bucak aşireti çıkmış ortaya.”

Hacı Ali Efendi ile başlayan aşiret reisliği, oğlu Mehmedi Hacı’ya geçer. hâlâ görünürde düşmanlık gerektirecek olay yoktur. Mehmedi Hacı iyi ağalık yapar. Tek kusuru iyi bir ağa olması ve gün geçtikçe güçlenmesidir. Güçlendikçe diğer aileler çekinmeye başlarlar ve ağanın gücünü azaltmak için çalışmaya başlarlar: “Bucak ailesinin içine hile ve nifak sokmaya çalıştılar; ağacın kurdu kendisinden olmalı ki, ağaç çürüsün, yıkılsın misali…” Aslında işin garip yanı, Fettahlılar ya da Helikanlar adıyla bilinen aşiretler de aynı soydan gelirler.

Düşmanlık duymalarını gerektirecek bir olay yaşanmamasına rağmen, güç dengelerini elinde tutan Bucaklara karşı diş bilemeye başlarlar. Sinsice kurulan tuzak sonunda Mehmedi Hacı ağayı öldürürler. Bucak aşireti bu cinayet üzerine bütün güçlerini birleştirir ve büyük bir saldırı gerçekleştirir: “Atlarından katırlarına, öküzlerinden ineklerine, koyunundan keçisine, Helikanlar’a ait ne varsa yakıldı, yıkıldı, öldürüldü. Helikanlar da ellerinden geldiğince karşılık verince, çarpışma bir gece, bir gündüz sürdü.

Sıkılan kurşunun, yanan barutun haddi hesabı olmadı. Ölen insan sayısı iki yüzü aştı” sözleriyle anlatılıyor bu katliam. Tarihe bu katliam “bir günde yedi Hüseyin öldürüldü” diye geçiyor. Ve işte böylece nesiller boyu, yüzden fazla yıl sürecek kan davası başlamış olur.

Tahmin edileceği gibi Mehmedi Hacı’dan sonra aşiretin başına geçenler içinde eceliyle ölen pek olmaz. Oğlu Osman Paşa, torunu Ömer Cudi Paşa, torununun oğlu Hacı Bey hep ölümün gölgesinde yaşamlar sürerler. Aşiretin ağalığı hep babadan oğla geçer ta ki Hacı Bey denilen, ailenin tek erkek evladı bir hiç yüzünden intihar edene dek, bundan sonra kardeş çocukları ailenin yönetimini devralırlar. Bu arada Osmanlı padişahlarıyla anlaşan Bucaklar, Cumhuriyetin kurulmasından sonra devlet ve yönetim içinde rol oynamaya başlarlar.

Kürtçülükle suçlanıp sürgüne uğradıkları, ağır işkence gördükleri de olur. Bu noktada bana ilginç gelen bir şey, aşiret başlarının elde ettikleri politik gücü kendileri için kullanmaları oldu. Bunu Osman Şahin birkaç kez romanda farklı şekillerde dile getiriyor: “devlet ve hükümet içinde çalışarak, aşiretin çıkarlarını gözetmeye başladılar.” Ülkeye ya da vatandaşa hizmetten daha değerli olan aşirete hizmet, belki de siyasetteki aşiretlerin gücünü anlamak için dikkatle bakılması gereken bir nokta. “Bucaklar” romanında şaşırtıcı bulduğum bir başka şey de ağaların ne denli inanılmaz bir güce sahip olduklarını görmek oldu. Onlardan söz edilirken -sanki bir kral ya da imparator gibi- çevresi üzerine mutlak hâkimiyete sahip insan portreleri çizilmesi, romana can acıtıcı derecede doğruluk katıyor.

Romanda sadece Bucak aşireti değil, bir dönemin çok ünlü kabadayıları, katilleri, eşkıyaları da anlatılıyor. Aşiretler çoğu zaman, Ramazan Halil gibi gözü kara katilleri kullanıyorlar kan davalarında. Bu ölüm makineleri olarak algılanacak karakterler yazar tarafından çok gerçekçi ama bir o kadar da incelikli detaylarla anlatılıyorlar. Romandaki bölümler barış dönemleri üzerine kurulu olduğu halde, ateşkesler çok kısa sürüyor. Romanın başlarında sadece atalarını anlatan birinin sesi olarak duyduğumuz Adnan Bucak, romanın ortalarında tam bir kahraman olarak ortaya çıkıyor.

Osman Şahin onu babasının intikamını almak için amcasını öldüren Hamlet’e benzetiyor, gerçekten de bir trajedi kahramanı olarak görünüyor okura. Sonlardaki duygusal anlatı romana çok güzel bir tat veriyor. Türk edebiyatında son yirmi yıldır yazılmış en büyük romanların başında olarak gördüğüm Yaşar Kemal’in Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana romanının başlığı gibi, Osman Şahin’in anlattığı coğrafyada sürekli kan akıyor. Bize ise ‘bakmak’ ve umarım bir gün bunu durdurmak kalıyor.