Habeler, haber
DOLAR
/
EURO
/
ALTIN
/
BİST
/
Güneşli
İstanbul: Güneşli
  • NAMAZ
    VAKİTLERİ
  • HAVA DURUMU
  • ÜYELİK GİRİŞİ

Hayat Berbat (Kara Üçleme, I. Kitap)

Hayat Berbat (Kara Üçleme, I. Kitap)
Eklenme : 28 Haziran 2009 22:56    Güncelleme : 28 Haziran 2009 22:56    Okunma : 1403

Polisiyenin bir alt türü olan Kara Roman’larda amaç suçu ve/veya suçluyu araştırmak, soruşturmak, aydınlatmak değildir. Klasik polisiyelerden farklı olarak Kara Roman’lar suçun üzerindeki gizemden ziyade başka bir şeyle ilgilenir, çok daha derinlerden beslenir: insanın karanlık yüzünden.

Kara Roman’lar ile klasik polisiyeler arasındaki bu fark sebebiyledir ki suçluyu kovuştururken duyduğumuz heyecan, olayı çözümlerken analitik düşünebilme yetimizi sınamayla gelen tatmin, (nihayetinde cinayet de olsa) suçlunun zekice planladığı eylemin takdiri üzerinden insan zekasını yüceltme, yerini insanı suça iten sosyal, ekonomik ve psikolojik sebepleri resmetmeye bırakır. Bu nedenle daha kitabın başında olaya şahit olmamız, katili iş başında görmemiz bu türün aşinalarınca hiç de yadırganmaz. Klasik polisiyelerde dedektifin gözünden olayların aktarılması (yorumlanması) teknik bir zorunluluk iken, Kara Roman’larda dedektifin varlığını hissetmeyiz bile. Bir gün bizimde başımıza gelebilecek bir kırılma anı, öncesi ve sonrasıyla küçük fırça darbeleriyle aktarılırken düşünürüz: bunların benim başıma gelmesini engelleyen şey ne? Popüler deyimle, bir cinnet geçirmeyeceğimizi kim söyleyebilir? Ya da ekonomik sebeplerden ötürü toplumun aşağı katmanlarından sıyrılamayan bir adam, daha fazla direnemeyip “kendini bırakıverirse”, çizginin öte yanında nasıl bir “şey”e evrilecektir? Birebir cevabını ver(e)mese de (çünkü bunun cevabı değişkendir) Kara Roman’ların asıl ilgilendiği husus budur. Varsın krimonolojik koşuşturmacalar diğer polisiye sayfalarında alsın başını gitsin…

Bu türün Avrupa’daki öncüsü Fransız Leo Malet’ dir. Bu yazıda Malet’ nin Kara Üçleme olarak bilinen eserlerinden ilkiyle (Hayat Berbat) ilgili okuma notlarımı sizlerle paylaşırken diğerleri (Güneş Bize Haram ve Ecel Terleri) için de tuttuğum notları ilk fırsatta derleyip aktarmak ümidindeyim.

Fakat kitabın sayfalarını çevirmeden önce yazar hakkında kısa bir bilgi ve değerlendirmeyi de buraya alıntılamamın uygun düşeceğine inanıyorum:

“1900 yılında Montpellier’de dünyaya gelir. İki yaşındayken annesini, dört yaşında iken babasını kaybeder. Dedesi büyütür. Katiplik, hademelik gibi ıvır zıvır işlerde çalıştıktan sonra on altı yaşında anarşist yazar Andre Colomer ile tanışır. Bu tanışma Malet’ nin yaşamında yeni bir dönemim başlangıcı olacaktır.Artık taşradaki günleri sona ermiştir. Paris’in yolunu tutar.

O günler yoksul, acı dolu ama aynı zamanda umutla yüklüdür. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından değişim hızlanmaya başlamıştır. Ekim Devrimi gerçekleşmiş, daha özgür daha mutlu, daha insanca bir toplum düşü dünyanın her yanında uç vermiştir. Avrupa’yı büyük devrimler beklemektedir.

Genç Malet’ de işte bu koşullarda başkente gelir. Paris’ te arkadaşı Colomer’ in de yardımıyla anarşistlerden oluşan bir çevre edinir. Bu arada karnını doyurmak için şarkıcılık yapar, sahte iş kazalarından tazminatlar koparmaya çalışır. Paris’te her şey gibi sanat da devrimin etkisi altındadır. Romanda, sinemada, resimde denenmeyenler büyük bir yüreklilikle denenmeye başlanmıştır. Malet, Andre Breton ile tanışır, gerçeküstücülerin toplantılarına katılmaya başlar. 1938’de A. Breton ve Lev Troçki’ nin girişimiyle kurulan Bağımsız Devrimci Sanatçılar Federasyonu’na girer. İki yıl sonra da bir bildiriye imza attığı için tutuklanır.

O içerdeyken, yıllardır devrim umudunu ezmek için örgütlenen karşı devrim, sonunda uluslar arası arenada saldırıya geçer. İkinci Dünya Savaşı başlamıştır. Tutukluluğu sırasında Almanlar Rennes’ e yürürken serbest bırakılır ancak Paris’e ulaşamadan yeniden yakalanır. Almanlar onu toplama kampına yollar. Ama bu kez şansı yaver gider, bir doktorun yardımıyla serbest kalır.

Malet, bizim Peyami Safa ve Kemal Tahir gibi takma ad kullanarak polisiye yazmaya başlamıştır. Amerikan romanlarını taklit eden romanlarında Frank Harding adını kullanır. Bazılarına göre bu ucuz polisiyelerin başarısından cesaret alarak, bazılarına göre de o romanlarda istediklerini anlatamadığı için Kara Üçleme’ yi kaleme almıştır.”

(Ahmet Ümit, Yeni Binyıl, 23 Haziran 2000)

BİRİNCİ KİTAP: HAYAT BERBAT

Alt başlık : Her Yer Karanlık

İlk sayfanın içinde bir alıntı:
O andan itibaren, hayatım uzun bir intihar haline geldi. (LACENAIRE).

Konu: Jean Fraiger, bir fabrikanın grevdeki işçileri ile ortaklaşa bir soygun yapar. Fakat daha sonra işçi temsilcileri ile anlaşamaz ve yollarını ayırır. Artık adi bir çetenin ele başlığını yapan Jean gittikçe dibe batmaktadır. Polisin kurşunları ile son bulan hayatının son dönemine şahitlik ederken Jean’ın suça olan eğilimi, silaha (penisine) olan tutkusu, kadınlara ve “ötekilere” olan bakışı tüm acımasızlığı ile gözler önüne serilir.

Bölüm isimleri :
I. Eylem
II. Marcel
III. Dönüş
IV. Cucaracha
V. Gloria
VI. Gece
VII. Eylem
VIII. Koru
IX. Rüya
X. Gisele
XI. Gece
XII. Tuzak
XIII. Atışma
XIV. Çuvallama
XV. Gloria
XVI. Gece
XVII. Matem

Hayat Berbat’ın daha ilk sayfalarında Jean’ın olayları bize aktarırken kullandığı dil ve her şeyi bir şamata unsuru gibi görmesi Otomatik Portakal Alex’ i hatırlattı bana. Kitabını okumadım, dili nasıl bilmiyorum fakat Jean’ı okurken başlangıçta hep Alex idi gözümde canlanan…

Jean o kadar şiirsel ve pıt pıt aktarıyordu ki “eylem”lerini sanki bahsedilen insanların katli değil de tavukların itlafıydı. Soygundan sonra çete üyelerinden Marcel’i katlederken bile o kadar soğukkanlı ve çok da önemsenmeyecek bir şey yapıyor havasına bürünüyordu ki, okuyucu – ilk cinayetlerin şokunu attıktan sonra – Jean’a yaklaşıyor ve artık işlenen suçlara günün hasılatları gözüyle bakmaya başlıyor. Roman gücünü de buradan alıyor bence. Malet, Jean’ın içsesi ile olayları mizahi bir tonda anlatarak okuru hiç de fark ettirmeden içine alıyor. Ne olduğunu fark edip silkelenmek istediğim anda ise artık çok geçti. Okur olarak ben de sınırın ötesine geçmiştim ve hayat gerçekten berbattı…

Vurdulu kırdılı bir açılışla okuru anında avucuna alır kitap. Hani birkaç sayfa okuduktan sonra içinizin ısındığı kitaplar vardır; flört devresi biraz sıkıntılı başlar. Kitap hakkında yargıya varmak için birkaç sayfanın da devrilmesini beklersiniz. Malet’ nin sıkıntısı büyük, anlatmak istediklerini hiç vakit kaybetmeden aktarmaya başlaması lazım. Onun için Hayat Berbat eylemle başlar. Sizin “yahu neler oluyor, daha yeni gelmiştik hele bir soluklanalım!” demenize fırsat bırakmadan olaylar akmaya başlıyor. Tabii siz de ardından… Ve her yeni vukuatta (öncesinde, sırasında ve sonrasında) Jean’ı tanımaya başlıyorsunuz. Ona tanık olmaya başlıyorsunuz, demek daha doğru olur. Çünkü son düzlüğe değin Jean kendini size tamamen açmasına rağmen onu ve onun dünyasını anlamakta zorlanıyorsunuz. İlerleyen sayfalarda kendisiyle tanışmış olmaktan ötürü buruk bir zevk duyduğum Jean’la hem birlikte aynı yolları tekrar yürüyeceğim hem de ilkinde ıskaladığım yığınla güzelliğe, detaya, inceliğe selam edeceğim.

Yola Koyulurken

Jean ve arkadaşları işçilerin paralarının nakledildiği arabayı soymak için soteye yatmışlardır. Fakat işler planlandığı gitmez ve aracın arkasındakiler arkasındakiler parayı vermek yerine silahlarına davranınca Jean ve arkadaşları tam bir katliama sebep olurlar. Jean :

“Çekirdeği yemişti. Ona özel bir gıcığım yoktu, ama kendimi kaybetmiş bir şekilde arabanın içini tarıyordum… … Gözlerime aşina gelen iki iyi giyimli tip bir köşede büzülmüş yatıyordu, prim olarak böbrekleri civarına iki mermi daha yolladım. Eğer yırtarsa, elbisesini tamire götürmesini hararetle tavsiye ederdim, çünkü bir delik dizisiymiş görüntüsünü veriyordu, süs niyetine de biraz iplikle…”

Olay bittikten sonra bir sigara yakan Jean okuru daha sonra olacaklara hazırlamak ister gibi, “ Evet, tam bir mezbahaydı. Üstelik daha yeni başlamıştı.” der…

Jean’ın soygun sırasında çok da ciddi yaralanmayan arkadaşı (aslında sürekli zamparalıklarını anlatan bu çocuktan pek hazzetmiyordur) Marcel’in yarasının ciddi olduğuna ötekileri ikna edip önce onu öldürmesi (ve öldürürken Marcel’in kulağına aslında yaranın çok da ciddi olmadığını ama fıstıklarla yediği naneleri daha fazla dinlemek istemediği için onu öldüreceğini söyler) ve daha sonra da “gözlerinde yanan alevi” arkadaşlarına fark ettirmeden tanınmaması için araba ile Marcel’in kafasını, ellerini ezer. Tüm bunlar olurken Jean’ın neler hissettiğini bilmeyiz. Kurulmuş bir saat gibi işler. Ne de olsa hayat berbattır ve Jean bunun farkındadır.

Daha kitabın başında ölümün adeta bir uygulayıcısı olduğunu gördüğümüz esas oğlanımız aşıktır. Aşk, yani doğurgan olan; insanların çoğunu hayata bağlayan, yaşamanın gereği ve ereği olan aşk… Yok edişin, hiçliğin elçisi Jean’ın aşık olduğunu öğrendiğimde “hah dedim, işte bir çelişki yumağı karakter daha!”. Yanılmanın sonu yok. Ve bu kitap boyunca içine düşeceğim yanılgılarla kıyasla hiç de önemsenecek bir hal olmayacak. Malet, okuru ne de güzel ters ayakta yakalamasını biliyor. Jean’ın Gloria’ya duyduğu (fasit) dairesel aşkının aslında kendisine yönelik marazi bir hal aldığını görmek heyecan vericiydi. Tabii ya…Elbetteki Jean’ın aşkı da hayatı yorumlaması gibi biraz “garip” olacaktı.

Kadını Gloria’ nın adını ilk kez “Marcel olayı” ndan sonra daha önce ayarlanmış bir kamyonda, tedbir için yer değiştirirken duyarız. Kamyonun radyosundan bir şarkı: “sizin elinizden ölüyorum / aşkım, güzelim…” Bu sözler ona Gloria’yı hatırlatır çünkü bir zamanlar Gloria’ ya bir gün senin elinden öleceğim demiştir. (Kitabın sonuna geldiğimizde nakledilen bu diyalogun hiç de yersiz olmadığını anlıyoruz.) Daha sonra onun “aslında kim” olduğundan habersiz dostlarının evinde (daha önce de sıkça yaptığı gibi) yemek dilenip de onlarla birlikte karnını doyururken radyo, faillerinden biri o anda masada olan olayı anlattıktan sonra Cucaracha’yı çalar: La Cucaracha… Bu şarkı da ona Gloria’yı hatırlatacaktır. Onunla ilk karşılaştığında Gloria metronun merdivenlerinden iniyordur ve dudaklarından La Cucaracha dökülüyordur.

(La Cucaracha Pancho Villa partizanlarının şarkısıdır… “Karafatma demekti, ama efkar anlamına da geliyordu.”)

“Sandalyeme yayıldım ve kollarımı kavuşturdum, kendimi tamamen o boktan müziğe vermiştim. Göğüs cebimde, kalbime karşı, alet gibi kalkmış katı ve sert Colt’ umu hissettim. Metronun merdivenlerini iniyordu, dudaklarında o efkar şarkısıyla…”

Jean’ın silahını aletine benzetmesiyle, daha kitabın başında soygun yapmak için aracın içinde beklerken yanlarından geçen bir kıza iç geçirirken de şahit olduğumu anımsıyorum. Dönüp baktığımda bu kez yanılmadığımı anlıyorum:

“Elimi dizlerimin üzerinde tuttuğum deri çantanın altına soktum. Çantayla dizlerimin arasında yüksek kalibreli ağır bir İspanyol tabancası duruyordu: Bir Primamata, mermileriyle beraber… Okşadım. Kalçalarını vaatkar bir salıntıyla oynatarak uzaklaşan kızın vücuduna sahipmişim gibi geldi bir an.”

Dark Side of the Moon

Jean için işler iyice sarpa sarmaya başlamıştır. Soygun sırasında “leblebileri yolladığı” iyi giyimlilerden birinin adını ve önemli pozisyonda olduğunu haberlerden öğrendiğindeki tepkisi (“…Ama onu tanıdığıma seviniyordum. Adının Lebas olması umurumda değildi. Mühim olan bir isminin olmasıydı. İsmi bilinmeyen birini öldürmek aynı etkiyi yapmıyor. Onun somutluğu az. Ben somutluğu seviyordum.”), öldürdüğü adamın, sevdiği kadının babası olduğunu öğrendiği andakinden çok daha az insanı tedirgin ediyor:

“Demek bahis konusu olan Lebas,o titiz delikler açtığım Lebas’ tı! Bir an elimde olmadan, cebimdeki banknotları okşadım. Bir kahkahaya patlatmamak için kendimi zor tuttum. Hiçbir şeyden pişman değildim. O tipin üzerine yüklenmekte ve onu tanımaz hale getirmekte haklıydım… Onu (Gloria’ yı) altüst eden şey kıyımdaki dehşetti. Gloria…kendimi bir koltuğa bıraktım.”

O gece eve gittiğinde Gloria’ nın bu halde iken kocasıyla sevişemeyeceğini düşünecek kadar ileri giden bir akıl, uykuya daldığında rüyasında sevgilisi ile sevişecek (“Eğildiğinde, göğüslerin doğduğu yerin el ayak dolaştırıcı gölgesi gözler önüne seriliyordu. Titreyen ellerimle belini sardım. Dudaklarımız birleşti. Ağzında yeryüzünün bütün meyveleri, güzel manzaralar, şarkı söyleyen dereler vardı…) ve “yapış yapış bir halde” uyanacaktı.

Ancak uyanır uyanmaz içi hüzünle dolacaktı.(Efkar/La Cucaracha). Bunu tam da hala içinde bir yerlerde saf bir şeyler kaldığına yoracakken hüznünün sebebinin pişmanlık olmadığını anlayacaktık:

“Bu meselenin çözümü yoktu. Gloria’ ya sadece rüyalardan başka bir yerde sahip olamazdım. Bizi ayıran duvar aşılmazdı”

Bu nasıl bir hayattı Jean’ın yaşadığı? Her fırsatta dediği gibi berbattı belki fakat daha fazla dibe gitmesine sebep olan neydi? Berbat olan kendi hayatı mıydı, yoksa hayatın kendisi mi? Aşağıdaki cümleleri okuduğumda aklıma Mersault geldi, onun cinayet işlerken ki hali. Hayatın absürdlüğü…

Bir anlamda hedonist bile kabul edilebilir Jean. Kendisine haz(!) veren şeyleri dibine kadar yaşamaktan hoşlanan biri. Yaptığı şeyleri yargılayabilir miydik? Biz de bize sunulanı yaşamıyor muyduk? Ne kadar çabalarsak çabalayalım, hep bize çizilmiş yatakta sona doğru akmayacak mıydık? Vuslat bir deryada hiç olmak değil miydi? Kimdik peki biz? Zaaflarımız, tutku ve komplekslerimizle, elimize tutuşturulan senaryonun kabiliyetleri önceden atanmış aktörleri değil miydik? Sahi ya, nedir bizi ötekinden ayıran…? Hiç. Hepimiz öteki kadar sıradan, öteki kadar sıra dışıydık..

Aşağıdaki sahnede Lautier (Gloria’nın kocası), Gloria ve Jean bir türlü bulunamayan katiller hakkında konuşuyorlar. Jean’ın hayata nasıl baktığını göstermesi açısından çarpıcı bir sahne daha:

“Nasıl bir hayatları var diye soruyorum kendime,” diye mırıldandı Gloria, hülyalı bir şekilde.

“Kendi seçtikleri gibi,” dedim. “Umarım topluma karşı giriştikleri bu mücadelenin nasıl sonuçlanacağı konusunda hiçbir yanılsamaları yoktur. Bu arada, belki doyasıya yaşıyorlardır.”

“Kan ve dehşet içinde yaşamak, yaşamak değil,” diye karşı çıktı.

“İnsan kendine hayat seçemiyor,”dedim.

“Kendinizle çelişkiye düşmekten pek çekinmiyorsunuz,” dedi Lautier, beni geri zekalı ya da tutarsız biri konumuna düşürmekten mutlu.

Tam yarama parmak basmıştı domuz herif. Hakikaten de kendimle bayağı çelişki içindeydim. Hayat bir çelişki ağından ibaretti. Hayat berbattı. Yaşama lafını kullanmamak lazımdı; berbat etme, bağırma, azarlama ve kusma demeliydik. Gülümseyerek kalktım.”

Çete ortalık sakinleşinceye kadar soteye yatıyor ve artık zamanı geldiğini düşündükleri sırada da yeni bir işe koyuluyordu. Gazeteler isimlerinden bahsettikçe “itibar”larından memnun kalıyorlar ve nasıl ki artık kendileri hakkında haberler çıkmamaya başlıyor o zaman yeni bir eyleme koyulmaya karar veriyorlardı. Aslında her şeye Jean karar veriyordu desek daha doğru olur. Zaten başlangıçta dört kişi olan çete Marcel’in eşek cennetini boylaması ile üç kişi kalmıştı. Diğer mütevelli heyeti üyelerinden Albert bir başka kasabada izbe otellerden birine yerleşmişti; üçünün birlikte gezmesi dikkat çekerdi. Soygun sırasında kamburu fark edilen Paul’un da ortalıkta çok fazla görünmemesi gerekiyordu. Jean ve Paul şehrin dışında virane bahçeli iki katlı bir evi kiralamış ve oraya yerleşmişlerdi. Böylece hem göçebe bir hayat sürmekten kurtulacaklar, hem de Paul kamburuyla şüpheleri üstlerine çekmekten uzak inlerinde saklanabilecekti.

Diğer yandan çetenin bir türlü yakalanamaması polisi iyice kızdırmıştı. Gazeteler polisin beceriksizliğiyle dalga geçmeye başlamıştı. Şehirde huzursuzluk artık iyice kendini göstermeye başlamıştı:

“Faaliyetlerimiz masum halkı çalkalamaya ve kafaları karıştırmaya başlıyordu. Her tarafta bir terör atmosferi hüküm sürüyordu ve karıncaya bile zarar vermeyip vergilerini kuruşu kuruşuna ödeyen iyi ve namuslu insanlar, fırsattan yararlanıp, gıcık oldukları bir komşularını ya da bir arkadaşlarını, hatta bir akrabalarını, trajik gangster çetesinden olduğu zannıyla, kendi kimliklerini açıklamadan polise bildiriyorlardı.”

Yalnızlık bir tercihse, kimsesizlik bu tercihin elinden alınmasıdır!

Son işten kaldırdıkları ganimet uzun bir süre onları idare edecek ağırlıktayken bir süre ara veren anarşistlerin hayatlarına Gisele’in dahil olması ile romandaki huzursuzluk iyice ayyuka çıkar.

Jean yalnızlığı tüm sinir uçlarında hissedecek kadar kimsesizdir. Öte yandan kendi sınıfından olmayan bir kadına aşıktır. Yani asla sahip olamayacağı birine; yaşamı reddetme biçimi… Kimsesizliğinin bir kez daha tecilidir Gloria. Belki kadınına sahip olsa (olabilse) hayattaki ilk zaferini (=glory>gloria) elde edecektir. (Fakat Schopehauer bir kez daha haklı çıkacaktır: “hayat doğumdan itibaren süngü başında kaybedilmiş bir savaştır”). Kadının evli olması değildir onun dert ettiği şey (bir aşık için bu hiçbir zaman dert edilecek bir şey değildir: aşık kadını arzular, adını değil!), sorun olan onu tatmin edemeyeceğine inanmış olmasıdır. Bu düşünce bir yandan onun yalnızlığını keskinleştirirken bir yandan da aşkının bulanıklığını artırır. Gloria’ya aşıktır ama ona yaklaşamaz, çünkü ona yetemeyeceğinden korkar. Gloria’yı arzuladığında fahişelere gider. Ne de olsa tüm kadınların hepsi kaltaktır. Zaten çift olmanın tek dürtüsü vardır: çiftleşmek. O halde neden kadınları elde etmek için komik oyunlar oynanır ki. O zırvalıklara gerek kalmadan pekala fahişeyle de aynı işi yapmak varken… Hem kadınlar ayak bağıdır. Kadınlar mutluluk hapıdır. Sunidir. Hayat bu kadar berbatken mutlu olmak mümkün değildir. Mutlu olanın, mutlu olduğunu sananların Jean’ın hayatında yer yoktur.

Dikkat çekmemek için evden dışarı çıkmayan kambur Paul, ıslahaneden kaçarken tesadüf eseri evlerinin bahçesinde saklanan Gisele’i yakaladığı andan itibaren ona yakınlık duyar. Ufak bir sorgulamayla bir yıldır içerde olan Gisele’den şüphelenmek için bir sebep bulamazlar. Orada kalabileceğini söylerler. Kıza hemen şarap ve yemek ikram eden Paul, oracıkta kızla oynaşmaya başlar ve nihayet kızı da tavına getirip Jean’ın önünde kızla birlikte olur. Ardından Jean’a “hadi sıra sende” der gibi işaret eder. Fakat Jean “en üst derecede heyecanlanmasına rağmen” teklifi reddeder. Hem teklifi racon gereğidir. Kıza sadece kendisinin sahip olacağından memnun Paul, artık kızın tek sahibidir. O andan itibaren evleri “artık iki kumrunun yuvası olmuştur!”. Paul ve Gisele çifti çok tehlikeli bir hale doğru gidiyorlardır. Kambur bile kendine bir eş bulabiliyorken Jean yalnız, kimsesizdir. Gloria’ya bütünüyle sahip olamayacağını biliyordur. Hayat, lanet olsun, çok berbattır ve işlerin daha da zorlaşmaması için Jean “mutlu çiftlerin” icabına bakmaya karar verir..

Yeni bir iş için plan yapan Jean bu işte Paul’un olamayacağını şöyle izah eder :

“Sen mutlusun,” dedim ıslık gibi. “Bizim işlerde mutlu insanlara yer yoktur…”

Haince tuzağını böylece devreye sokar Jean. Hazırlıklarını bitirdiği planının mükemmel işlemesiyle masum Gisele’in kendilerini gammazlayacağına inandırır Paul’ü. İhanete uğradığını düşünen gururu kırılmış Paul, Gisele’i öldürür.

Jean, kocası taşrada iken Gloria ile görüşmelerini sıklaştırır. Evine gitmeden önce aramayı bile – artık – ihmal ettiği günlerden bir gün kapıyı Gloria değil kocası açar. O gün olmasa da daha sonra, bahtsız kocanın bahçenin mezarlığında Gisele’in yanına uzanması için gerekli kıvılcım Jean’ın çenesine yediği yumrukla atılır. Lautier ortadan da ortadan kaldırıldıktan sonra Gloria’ya ayrı bir daire tutan Jean Fragier, kısa bir an için mutlu olduğunu bile düşünmeye başlar. Ancak mutluluk hissine olan paranoyası, bunun bir aldatmaca olduğunu ve er geç biteceğini fısıldar kulağına. Onun mutlu olmasına imkan yoktur. Tam da bu sebepten ötürü kocasını öldürdüğü günün gecesinde Gloria ile arabayla giderken bu mutlu halin hiç bitmemesi ya da tam tersine tam da o bitmesi gerektiğini düşünecek (“Eteğinin kumaşından bir ılıklık geçiyordu. … Sağdaki sokağa saptım, daha sonra sola girdim ve bulvara çıktım. Hiçbir şey söylemiyorduk. Bazen virajlarda, vites değiştirmelerde bana doğru geliyordu ve parfümü soluyordum. İyiydi, hiç bitmemeliydi… veya hemen, bir çırpıda bitmeliydi ve bunun sözü edilmemeliydi.”) ve üzerlerine gelen kamyondan kaçmak için bir an tereddüt bile edecektir.

(Çağrışımlar: Çok benzer bir sahne de Yeni Hayat’ta Melek’i arayan adamımızın Melek’i bulduğunda ölmek istemesi ile yaşanır. Tüm macera boyunca ölüme koşan kahramanımız ölmek istemediğini anladığı anda artık çok geçtir. Yine benzer final 1984’te vardır..)

Aşk sen nelere kadirsin. Aşk, bul beni. Bul ve arındır. Sarıp sarmala beni. Sensiz hayat berbat; hayat seninle var. Miraca çıkayım seninle, içine al beni. Par u pak eyle beni. Sen yanımdayken nefes alıyor ruhum, seni düşününce gözeneklerimden akan kir toprağın altına gidiyor.

“Sana nasıl ‘seni seviyorum’ demem gerektiğini bile bilmiyorum. Elimizde sadece bu kelimeler var ve bu kelimeler kullanıldı, tekrar tekrar kullanıldı; yalanlarla çatlamış sahte dudaklardan çıktı. … bu yoksul kelimelerle ifade etsem bile…”

Fakat bir kere şüphenin ve paranoyanın esiri olmuştur Jean. Bu mutluluk çok kısa sürecektir. “şüphenin kara perdesi” inmiştir gözlerine: “Numaracıların rezilliği! Hepsi ya malak ya orospu, Gloria da ötekiler gibi…”

Bu cümleyi yıllardır sevdiği kadınla birlikte olduktan sonra söylüyor Jean. Sevmediği bir kadınla birlikte olduktan sonra ondan ve kendinden iğrenen bir erkeğin ruh haline bürünüyor adeta: tiksinme. Fakat onun bu iğrenmesi kadınına olan sevgisizliğinden değil kendini yetersiz görüşündendir. Asla bir kadını cinsel anlamda tatmin edebileceğini düşünmüyor ve bu cinsel kompleks onun içindeki güveyi besliyor. Aynı sebepten ötürü (kendine güldüğünü düşündüğü için) bir fahişeyi hiç tereddüt etmeden öldürmüştü Jean.

Yaşamayı o kadar isterdim ki

Günlerden bir gün… Jean, Gloria’nın evinde camdan dışarı bakmaktadır. Tahmin edilmesi çok da zor olmayan sona giderken Jean’ın kendi halinde camdan öylesine dışarı bakarken kendi kendine oynadığı oyunu ve Gloria’ nın da aslında Jean’ın sorunlarının varlığından haberdar olduğuna şahit olmamız, bunun da ötesinde bir kadın şefkati ile yaklaşıp ona yardım etmek istemesini göstermesi, açısından son bölüm olan MATEM’ in girişini olduğu gibi almak istiyorum. Bu sahneyle birlikte Gloria’ nın hiçbir şeyin farkında olmadığını sanıyorduk. Yardım etmek istediği adamın hem babasının hem de kocasının katilini biliyor olmamız onun dramını daha bir derinleştiriyor:

Odanın pencere boşluğundan karşıdaki evin son katını ve çoğu zaman baca gölgesinde bir kedinin uyuduğu çinko kaplı çatısını görüyordum. Bir pencerenin kenarında bir çiçek saksısı duruyordu; bugünkü gibi rüzgar estiği zaman saatlerce orada duruyor ve düşmesini gözlüyordum. Kediyi de gözlüyordum. Uykusunda ters bir hareket yapabilir ve başına ne geldiğini anlamadan aşağı yuvarlanabilirdi. Aşağı eğilince, yedi kat aşağıdan geçen insanları görüyordum. Kafalarına saksı yeme ihtimallerini hesaplıyordum. Kedinin dönecek vakti olup olmayacağını ve ayakları üzerine düşüp düşmeyeceğini ve de, en yi koşullarda bile, ucuz kurtulup kurtulamayacağını soruyordum kendime.

Gloria yaklaştı ve mekanik bir şekilde içtiğim sigarayı dudaklarımdan çekti.

“Neyin var?” diye sordu.
“Bilmiyorum.”
Hızlı hızlı iki fırt çekti, sonra ucu rujlanan sigarayı ana uzattı. Aldım ve elimde tuttum.
“Dertler mi var?”
Endişeli rolü yapmayı da biliyordu.
Rüzgar saksıdaki çiçeği sallıyordu, ama saksıyı etkilemiyordu. Kedi gerindi. Sigaranın ateşi parmağımı yaktı. İzmariti attım.
“Sağlık sorunu mu?”
“Bilmiyorum.”
“Kendini pek iyi hissetmiyor gibisin.”
“Öyle,” dedim bitsin diye.
O zaman ne söylediğini hatırlamıyorum. İçinde doktor lafı geçiyordu ve beni güldürdü.
“Doktor mu? Bu işin doktoru yok…”
Sözümü kestim. Hep maskara kalacaktım, çiçek saksısı düşmeyecekti ve kedi dengesini muhafaza edecekti.
“Hangi işin?” diye sordu.
Onu kendime doğru çektim. Onu dövmekle sarılmak arzusu arasında kalmıştım.
“Affet beni,” dedim. “Efkar bastı. Senin yanında efkarlı olmam lazım, ama efkarlıyım. Ve efkarı iyi eden doktor yok.”
“Tabii ki var, sevgilim.”
Şapkamı avucuma aldım.
“Çıkalım,” diye önerdim. “Bir yürüyüş yaparsak iyi gelir.”
Gloria’yı bardan bara sürükledim ve sıkı bir şekilde kafayı buldum.”

Zavallı Gloria! İnsanın içine efkar yapışmaya görsün, bunu kazıyacak hiçbir doktor yoktur. Bunu anlayamamıştı. Efkar, durağan değildir. Bir “şey”dir. Sinsi sinsi büyür insanın içinde. Kendisinin panzehiri olan “karşı telkinlerle” hep mücadele edecek ve nihayetinde muzaffer olacaktır. Bütünleştiği bedeni fısır fısır saracak, kişiyi güçsüz ve kırılgan eyleyecek, onun her şeyden şüphelenmesini sağlamak için kulağına güvelerini salacak (“Endişeli rolü yapmayı da biliyordu”) ve istila ettiği bünye tamamen dirençsiz kaldığında da (“Hep maskara kalacaktım” ) zaferini ilan edecekti. Artık Jean efkarın şoförlüğünde “kayıp otoban”daki yolculuğunun sonuna yaklaşmıştır.

Yolculuğun sonunda Gloria’ nın tertiplediği bir buluşmada Jean işinin ehli bir psikolog ile tanışır. Jean artık yorulmuştur. Hayatında ilk kez kendini anlatmayı bu kadar istemiştir:

“Kendimi anlatmayı seviyordum. Şu sefil hayatta, ötekilere, ellerindeki mutluluğun bedelini – hem de iyi bir fiyattan – mutluluğu tatmamış olanlara ödemeleri gerektiğini hakaretler sıralayarak anlatmak için yeterince canım çıkmıştı.”

Ertesi gün, bir sonraki seansta her şey çökecekti…

Leo Malet, 1948

-*-*-

Hikayenin sonundaki gerilim, doktorun tespitleri ve Jean’ın usulca ama yürek titreten o tek cümlelik feryadını da ait olduğu yerde muhafaza edip Hayat Berbat ile ilgili tuttuğum notları burada kesiyorum. Bu çalışma, kitabın değerine değer katmak gibi beni aşan bir amaçla yazılmayıp tamamen beni mest eden bir esere daha yakından bakabilmek adına yazılmıştır. Hasbelkader birinin dikkatini çeker de kitabı okumasına vesile olursam duyacağım mutluluk tamamen kişisel olup bunu kimseyle paylaşmak niyetinde olmadığımı da buracıkta ilan ediyorum efendim (bknz: bak şu densize).

Hoşça kalınız…

Bu kitabı ilk kez okuyacaklara ne kadar imreniyorum, bir bilseniz…

(bknz: The Game, D. Fincher. Oyun’u daha önce oynamış olanlar Douglas’a seslenirler: “Şimdi senin yerinde olmak için neler vermezdik…”)



Bu habere hiç yorum yapılmamış. ilk yorum yapan sen ol !
  • SİYASET
  • GÜNCEL
  • KÜLTÜR
  • SPOR
  • DÜNYA
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10

GÜNÜN HABERLERİ

YAZARLAR

baslik