Habeler, haber
DOLAR
2,90 / 1,86
EURO
3,20 / 1,52
ALTIN
104 / 1,63
BİST100
75,960 / -1,25
Güneşli
İzmir: Güneşli
33°
  • NAMAZ
    VAKİTLERİ
  • HAVA DURUMU
  • ÜYELİK GİRİŞİ

AYM Başkanı: Kınıyor ve reddediyorum

Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan, “Eleştirmenin ötesinde tamamen hayali diyaloglar üreterek mahkememizi talimatla karar veriyormuş gibi gösteren haber ve yorumları kınıyor ve reddediyorum” dedi.
AYM Başkanı: Kınıyor ve reddediyorum
Eklenme : 01 Mart 2016 14:26    Güncelleme : 01 Mart 2016 14:26    Okunma :

Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan, “Eleştirmenin ötesinde tamamen hayali diyaloglar üreterek mahkememizi talimatla karar veriyormuş gibi gösteren haber ve yorumları kınıyor ve reddediyorum” dedi.
Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan, Anayasa Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru Sisteminin Desteklenmesi Konferansı’nda yaptığı konuşmada, konferansın konusunun ve zamanının özel bir anlamı olmadığını belirterek, “Konu da zaman da manidar değildir. Şu günlerde futbol üzerine bir konferans bizim için bireysel başvuru üzerine bir konferanstan daha cazip olabilir. Şaka bir yana, bireysel başvuru futboldan daha cazip bir konu olmamakla birlikte Türkiye’nin en hayati konularından birisidir. Bu sistemin bazı sorunlarını tartışacağız” diye konuştu.
Bireysel Başvuru Sisteminin kurmaya çalıştığı temel değerleri ve onların ortak özellikleri hakkında bilgi veren Arslan, “Kurucusu olduğumuz Avrupa Konseyi’nin üzerine yaslandığı 3 temel değer; demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğüdür. Bu anlamda konsey üyesi ülkelerin benimsedikleri siyasi modeli, insan haklarına dayanan demokratik hukuk devleti olarak formüle edebiliriz. Türkiye’nin yaklaşık 150 yıllık Anayasacılık tecrübesinin yönü ve yolu bu modelin benimsenmesine ve pekiştirilmesine yöneliktir. Bugün Anayasamızın 2. maddesinde insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti Türkiye Cumhuriyeti’nin değiştirilemez nitelikleri arasında sayılmıştır. Anayasa Mahkemesi kararlarından da hareketle demokratik hukuk devleti, halkın yönetimin özdesi olduğu, siyasi iktidarın temel hak ve hürriyetleri korumak amacıyla sınırlandırıldığı, hukuk kurallarının yönetilenler kadar yönetenleri de bağladığı devlet olarak tanımlanabilir. Demokratik hukuk devletini yaşatan; adalet, özgürlük, eşitlik, hoşgörü, çoğulculuk gibi değerler manzumesidir. Bu değerler manzumesinin oluşturduğu siyasi yapının biçimi ülkeden ülkeye değişiklik gösterebilir. Ancak bu değerlerin özü evrenseldir. Başka bir ifadeyle söz konusu değerlerin gelişmesine ve kökleşmesine tüm medeniyetler katkı yapmıştır. Bu nedenle, sözgelimi adalet anlayışı hiçbir kültürün ya da coğrafyanın tekelinde değildir. Bunlar Doğu’da ve Batı’da tarihsel süreç içinde oluşan düşünce ve tecrübenin şu ya da bu ölçüde katkı yaptığı ortak değerlerdir” diye konuştu. İnsan haklarına dayanan demokratik hukuk devletinin en önemli amacının, farklılıkların bir arada yaşatılması olduğuna dikkat çeken Arslan, açıklamalarına şöyle devam etti:
“Bunun da ön şartı bizim gibi düşünmeyen, bizim gibi inanmayan, aynı dili konuşmadığımız kişilerle, kısacası “ötekiler” ile sağlıklı bir ilişki kurabilmek ve birlikte yaşayabilmektir. Avrupa siyasi ve sosyal kültürünün en temel sorunu “öteki” ile ontolojik ilişkisinin sağlıklı bir zemine oturtulup sürdürülmesidir. Kuşkusuz, insan haklarının evrenselliği, bu hakların sadece bizim gibi olanlar için değil farklı olanlar için de geçerli olduğunu kabul etmeyi zorunlu kılmaktadır. Ancak bunu gerçekleştirmek her zaman kolay değildir. Özellikle savaş ve terör olaylarının sebep olduğu olağanüstü durumlarda “ötekinin” haklarını savunmada Avrupa olarak iyi bir sınav verdiğimiz söylenemez. Ünlü filozof Kant, 1795 yılında kaleme aldığı “Ebedi Barış” adlı makalesinde misafirperverlik hakkından bahseder. Buna göre, bir yabani kendi toprağından başka bir yere gittiğinde düşman muamelesi görmeme hakkına sahiptir. Dolayısıyla bir şekilde sınırlarımızdan içeri giren yabancılara, bir hayırseverlik gereği değil, onların haklarına saygı gereği düşmanca davranmama yükümlülüğümüz vardır. Kant’ın “misafirperverlik hakkı”, bugün özellikle mülteciler için geçerlidir. Türkiye, üç milyona yaklaşan mültecilere kapısını ve yüreğini açarak, aslında “ötekinin “misafirperverlik hakkının korunmasına paha biçilmez bir katkı yapmaktadır. Buna karşılık maalesef Avrupa’da birçok ülkede bu mülteciler sınırlardan içeri girmemesi gereken “virüs” muamelesi görüyor. Kimi yerde bu kişilerin paralarına el konuluyor, kimi yerde kontrol amaçlı bileklik takılıyor, kimi yerde de sadece belli bir dine mensup olanlar kabul ediliyor. Dahası, sınırlan geçmek isteyenlerin vurulması gerektiğini söyleyenler bile çıkıyor. Diğer yandan da, mültecilerin Batı’ya doğru umut yolculuğu trajedilere dönüşüyor. Kıyılara sık sık çocuk cesetleri vuruyor. Aslında kıyıya vuran, “ötekinin” yüzüne yansıyan insanlığın cesetleridir. Kıyıya vuran bu cesetler, “kalbi sökülmüş bir çağ’ın” görüntüleridir. Bu bir akıl tutulması değil, vicdan tutulmasıdır. Tüm bu olgular ve görüntüler, yabancıya yani bizim gibi olmayan ötekine şaşı bakışın ürünüdür. Farklı olandan korkan, onu sınırlara yaklaştırılmaması gereken tehlike olarak gören bir anlayış, insan odaklı ve çoğulcu bir medeniyetin taşıyıcısı olamaz. Bu toprakların ruh köklerini oluşturan Yunus Emre, Mevlana ve Hacı Bektaşi Veli gibi düşünürler, insanı merkeze alan, hoşgörüyü ve sevgiyi topluma hakim kılmaya çalışan mesajlarıyla birlikte yaşama kültürüne eşsiz katkılarda bulunmuşlardır. Farklılıkların birlikte yaşamasının ve yaşatılmasının güzel örneklerini, tevarüs ettiğimiz Osmanlı sosyal ve siyasi tecrübesinde de bulabiliriz. Dahası bugün açılışını yaptığımız projenin de konusunu oluşturan bireysel başvuru kurumunun da köklerinin, Almanya ve ispanya gibi birçok Avrupa ülkesinin yanında, Osmanlı Devletinde yıllarca uygulanan bireysel arz-ı hallerde somutlaşan şikayet hakkında bulmak mümkündür.Değerli tarihçimiz, Halil İnalcık Hoca’nın verdiği bilgiye göre, Osmanlı’da idarenin yanlış işleminden, bir mahkeme kararını tanımamadan, borcun ödenmemesinden ya da daha genel olarak kanuna aykırı davranışlardan dolayı zarar görenler, Devlet Başkanına şikayette bulunabilmekteydiler. Zarar gören bir şahıs, grup ya da vakıf gibi kurumlar, uğradıkları zararları telafi etmek maksadıyla “arz” veya “arz-t har gönderebilmekteydi. Bu şikayetler üzerine haksızlığı gidermeye yönelik padişahın verdiği hükümler, Şikâyat defterlerine kayıt edilmekte ve şikayetçiye iletilmekteydi.
Elbette kavramlar ve kurumlar tarihsel süreçte ve farklı coğrafyalarda farklı biçimler kazanır. Modern ulus devlet çok uzun bir geçmişe sahip değildir. Ancak bugün geldiğimiz noktada savunduğumuz adalet, özgürlük, insan haklan, hukuk devleti, çoğulculuk, hoşgörü gibi değerler ortak değerlerimizdir. Bu değerleri korumak, düşünsel ve pratik katkılarla gelecek kuşaklara taşımak da hepimizin ortak sorumluluğudur.”

“HABERLEŞME ÖZGÜRLÜĞÜ, ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜ VE TOPLANTI VE GÖSTERİ YÜRÜYÜŞÜ DÜZENLEME HAKKI KONUSUNDA İLK KEZ 2015 YILINDA İHLAL KARAN VERİLMİŞTİR”
Türkiye’de bireysel başvurunun kabul edilmesinin, insan haklarına dayanan demokratik hukuk devletinin gelişmesinin, temel haklar standardının yükseltilmesi bakımından çok önemli bir adım olduğunu kaydeden Arslan,
“Hemen belirtelim ki, bireysel başvuruyu getiren 2010 anayasa değişikliği temel hakların koruma alanını ve enstrümanlarını genişleten bir dizi değişikliğin devamı niteliğindedir. Bu bağlamda özellikle 2001 ve 2004 değişikliklerini zikretmek gerekir. 2001 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihatları ışığında temel haklara ve hürriyetlere ilişkin anayasal hükümler köklü değişikliklere uğramıştır.2004 değişikliğiyle Anayasa’nın 90. maddesine bir cümle eklenerek temel haklara ilişkin uluslararası sözleşmelerle kanunlar çatıştığında birincisinin esas alınacağına dair radikal bir adım atılmıştır. Böylece insan haklan hukukunun üstünlüğü kabul edilmiştir. 2010 yılında Anayasa’nın 148. maddesine bir fıkra eklenmek suretiyle herkesin “Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine” başvurmasının yolu açılmıştır. Bireysel başvurunun başladığı 23 Eylül 2012 tarihinden bugüne Mahkememize toplam 56 bin 194 başvuru yapılmıştır. Bu başvurulardan 33 bin 521’i sonuçlandırılmış, 22 bin 673’ü de derdest durumdadır. Bireysel başvuruda 2015 yılının oldukça verimli ve başardı geçtiğini memnuniyetle ifade etmek isterim. Mahkememizin 2015 yılında sonuçlandırdığı başvuruların sayısı, bir önceki yıla oranla yüzde 50 oranında artış göstermiştir. Esasen bireysel başvurunun başladığı günden bu yana sonuçlandırılan toplam 33 bin 521 başvurunun 15 bin 753’ü, bir başka ifadeyle yüzde 47’si 2015 yılında sonuçlandırılmıştır. 2015 yılında sonuçlandırılan dosya sayısı dikkate alındığında gelen başvurulan karşılayabilme potansiyelinin yüzde 77 olduğunu, bu oranın 2014’te yüzde 53, 2013’te yüzde 50 olarak gerçekleştiğini belirtmek gerekir.Bugün itibariyle toplam bin 42 hak ihlali kararı verilmiştir. İhlal kararlarının 757’si adil yargılanma hakkına; 77si kişi hürriyeti ve güvenliğine; 38’i mülkiyet hakkına; 31’i ifade özgürlüğüne; 30’u sendika hakkına; 24’ü yaşama hakkına; 23’ü işkence ve kötü muamele yasağına ilişkindir. Sonuçlandırılan başvuru sayısındaki artışa bağlı olarak, 2015 yılında verilen ihlal kararlarının sayısında ve çeşitliliğinde de ciddi bir artış olmuştur. Mahkememizin şu ana kadar verdiği bin 42 hak ihlali kararından 543’ü 2015 yılında verilmiştir. 2013 yılında 27 olan hak ihlali kararlarının sayısı, 2014’te 377’ye 2015’te 543’e çıkmıştır. Bunun yanında, haberleşme özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı konusunda ilk kez 2015 yılında ihlal karan verilmiştir.Bu performans artışının arkasında, raportörler arasında “temdi haklar esaslı iş bölümünün yapılması, bireysel başvurudaki tüm birimlerin UYAP ortamında çalışmasının sağlanması, çalışma kılavuzlarının hazırlanması ve filtraj biriminin faaliyete geçirilerek etkinliğinin artırılması gibi önemli yapısal adımlar vardır” ifadelerini kullandı.

“ŞU ANA KADAR 33 BİN 521 BAŞVURU SONUÇLANDIRILDI”
Bireysel başvurudaki başarı ve paradigma değişiminin, Türkiye’nin insan hakları standardının yükseltilmesine ciddi katkı sağladığını ifade eden Arslan, şunları söyledi:
“12 Eylül 2010 tarihinde halkoylamasıyla kabul edilen anayasa değişikliğinin gerekçesinde de belirtildiği üzere, bireysel başvurunun hukuk düzenimize dâhil edilmesinin en önemli gerekçelerinden biri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuru yapılmadan sorunların iç hukukta çözüme kavuşturulmasıdır. İstatistikler bize bu amaca önemli ölçüde ulaşıldığını göstermektedir. Şöyle ki, Avrupa İnsan Haklan Mahkemesine Türkiye aleyhine yapılan ve yargısal bir organa sevk edilen başvuru sayısı, 2012 yılında 8 bin 986,2013 yılında 3 bin 505, 2014 yılında bin 584 ve 2015 yılında 2 bin 208 olmuştur. Görüldüğü üzere bireysel başvurunun yürürlüğe girmesinden sonra Avrupa insan Hakları Mahkemesine yapılan başvurular hızla düşüşe geçmiştir. Öte yandan şu ana kadar 33 bin 521 başvuruyu sonuçlandırmış olduğumuz dikkate alındığında bu başvuruların son derece sınırlı bir bölümünün Avrupa İnsan Haklan Mahkemesine taşındığı anlaşılmaktadır.”

“BİREYSEL BAŞVURUDA ANAYASA MAHKEMESİ BİR TEMYİZ MERCİİ OLARAK GÖREV YAPMIYOR”
Bireysel başvurunun başlangıcından itibaren bazı yanlış anlaşılmaların olduğuna dikkat çeken Arslan, konuya ilişkin olarak şu bilgileri verdi:
“Esasen Türkiye için yeni olan bu kurumun zamanla daha iyi anlaşılacağı ve uygulanacağı söylenebilir. Bu amaçla bireysel başvurunun ne olduğuna ve olmadığına dair bazı temel hususlara değinmek istiyorum. Birincisi, çok tartışılan ikincilik meselesidir. Anayasa Mahkemesi, Mahkemelerinin yerine geçerek karar veriyor, ikincilik ilkesini ihlal ediyor şeklinde tartışmadır. Kararlarımızda sıklıkla vurgulandığı üzere, bireysel başvuruda asıl olan hak ve özgürlüklere kamu otoritelerince saygı gösterilmesi ve olası bir ihlal durumunda bunun olağan idari ve/veya yargısal yollarla giderilmesidir. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru, iddia edilen hak ihlallerinin olağan kanun yollarında giderilememesi hâlinde başvurulabilecek ikincil nitelikte bir kanun yoludur. Bireysel başvuru, diğer yargı makamlarınca verilen kararların her açıdan yeniden bir değerlendirmeye tabi tutulduğu ve her türlü bireysel mağduriyetin giderilmesine imkân sağlayan bir hak arama yolu değildir. Bireysel başvuru yolunun kanun yollarından sonra yeni ve “süper” bir temyiz imkânı sunmadığının herkes tarafından anlaşılması gerekmektedir. Bireysel başvurunun ikincillik ilkesi, esasen hak ihlallerinin öncelikle ve özellikle derece mahkemeleri önünde giderilmesini gerektirmektedir. Bireysel başvuruda Anayasa Mahkemesi hak ihlalinin olup olmadığını tespit ediyor. Biz ihlal tespit ettiğimizde ihlalin nasıl giderileceğini de kararda belirtiyoruz. Ancak, defalarca vurguladığımız üzere, bireysel başvuruda Anayasa Mahkemesi bir temyiz mercii olarak görev yapmıyor. Bozma ya da onama gibi bir karar vermediği gibi, derece mahkemelerinin yerine geçerek de bir karar vermiyor. Sözgelimi, Anayasa Mahkemesi tutuklamaya ilişkin bir kararın başvurucunun bazı anayasal haklarının ihlaline yol açtığını tespit ettiğinde, bu durum başvurucunun itham edildiği suçu işleyip işlemediğine dair bir karar verildiği anlamına gelmiyor. Zira başvurucunun fiillerinin suç oluşturup oluşturmadığı bireysel başvuruyu karara bağlayan Anayasa Mahkemesinin değil, yargılamayı yürüten derece mahkemelerinin görevidir.Kamuoyunda başvuruların görüşülme sırasına yönelik bazı tartışmaların yapıldığı bilinmektedir. Bireysel başvuruyu kabul eden tüm mahkemeler gibi Anayasa Mahkememizin de bir önceliklendirme politikası vardır. Bu politika, Avrupa İnsan Haklan Mahkemesinin ve diğer mahkemelerin uygulamaları dikkate alınarak bir ilkeler manzumesi olarak Mahkememiz Genel Kurulunca kabul edilmiştir. Buna göre başvurulan kural olarak başvuru tarihine göre ele alıyoruz. Şu anda 2013 yılında yapılan başvurulan sonuçlandırmaya çalışıyoruz. Bunun yanında, tutukluluk gibi konulara ilişkin bazı hak ve özgürlüklere yönelik başvurulan da Öncelikli olarak görüşüyoruz.”

“BUGÜN ALKIŞLAYANLAR, YARIN LANETLEYEBİLİYOR”
Türkiye’de bireysel başvuruyu etkili ve başarılı kılan önemli unsurlardan birinin, kararların geciktirilmeksizin yerine getirilmesi olduğunu sözlerine ekleyen Arslan, “Esasen Anayasa Mahkemesi’nin Anayasa’nın ve Kanunların kendisine verdiği yetkileri kullanarak verdiği kararlar, herkesi ve her kurumu bağlamaktadır. Bu bir Anayasa kuralıdır. Nitekim Anayasa’nın 153. maddesinde açıkça “Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar” denilmektedir.
Bireysel başvuru kararları üzerinden bir takım değerlendirmeler yapılmaktadır. Son tartışmalardan bağımsız olarak, Anayasa Mahkemesi kararlarına yönelik tepkiler konusunda ilkesel düzeyde bazı hususları hatırlatmak istiyorum.
Alexis de Tocqueviîle, yaklaşık 200 yıl önce “Amerika’da hiçbir siyasi mesele yoktur ki er ya da geç yargısal bir meseleye dönüşmesin” demişti. Benzer tespiti bireysel başvurudan sonra Türkiye için de yapabiliriz. Türkiye’de tartışılan hemen her siyasi mesele, er ya da geç yargısal bir meseleye dönüşmekte ve bir şekilde bireysel başvuru yoluyla Anayasa Mahkemesinin önüne gelmektedir.
Bu kararlardan bazıları oldukça yoğun tartışmalara neden olmaktadır. Yargıçlar kutsal varlıklar değillerdir. Bu nedenle mahkeme kararları eleştirilebilir, eleştirilmelidir de. Kararlarımıza yönelik her türlü eleştiriye saygı duyuyoruz. Ancak, eleştirmenin ötesinde tamamen hayali diyaloglar üreterek mahkememizi talimatla karar veriyormuş gibi gösteren, şahsıma ve üyelerimize yönelik tamamen yalan ve iftira niteliğinde ki haber ve yorumları buradan kınıyor ve reddediyorum. Dünyanın hemen her yerinde olduğu gibi verdiğimiz kararları doğal olarak bazıları beğeniyor, bazıları beğenmiyor. Bugün alkışlayanlar, yarın lanetleyebiliyor. Hatta bazen aynı kişiler verilen kararlardan bir kısmını alkışlıyor, ancak aradan bir yıl geçmeden aynı hakimlerin verdiği kimi kararlar içinde skandal diyebiliyor. Kısacası, Ankara’da ki varlığımızı hatırlayanlar, kararlara göre değişebiliyor. Verdiğimiz kararlara göre varlığımızı hatırlayanlar değişse de, biz hep buradaydık ve burada olmaya devam edeceğiz. Kınayanın kınaması da, övenin övgüsü de Anayasa Mahkemesini etkilemez. Ne övgüler ne de tamamen yalan, uydurma haberler yoluyla yapılan karalama faaliyetleri, üyelerimizin Anayasaya, kanunlara ve vicdanlarına göre hareket etme kararlılığını değiştirmeyecektir. Biz işimizi yapıyoruz. Bireysel başvuru da, başvuranın kimliğine de bakmıyoruz. Bağımsız ve tarafsız bir yargı organı olarak, kimsenin yanında ya da karşısında değiliz. Sadece ve sadece hukukun ve adaletin yanındayız. Haksızlığın ve hukuksuzluğun karşısındayız” dedi.
(İHA)



Bu habere hiç yorum yapılmamış. ilk yorum yapan sen ol !
  • SİYASET
  • GÜNCEL
  • KÜLTÜR
  • SPOR
  • DÜNYA
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10

GÜNÜN HABERLERİ

YAZARLAR

baslik